Tüm Makaleler:
YAVUZ SULTAN SELİM'İN ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİ (1514) SEBEP VE SONUÇLARI

Yazan: İzzettin ÇOPUR
(E) Tnk. Kd. Alb.

YAVUZ SULTAN SELİM'İN ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİ (1514) SEBEP VE SONUÇLARI

1. GİRİŞ

Yavuz Sultan Selim dönemine (24 Nisan 1512- 22 Eylül 1520) kadar Osmanlı Padişahları, daha ziyade batı yönünde fetih politikasını takip etmişlerdi. Fakat Osmanlı Padişahı II. Beyazıt’ın son zamanlarında Anadolu’ya yayılmış ve Şii mezhebiyle meydana çıkmış olan, gücünü doğuda İran Hükümdarı Şah İsmail’den alan ve dini temellere dayanan büyük tehlikeyi görmüştü. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için Yavuz Sultan Selim,[1] tahta çıktıktan sonra Doğu yönünde bir fetih politikasına dönmeyi zaruri görmüştü. Ayrıca İslam birliğini kurmak için de ilk olarak, dini propagandalarıyla Osmanlı İmparatorluğunu içten çökertmeye çalışan Şah İsmail’i etkisiz hale getirmeye karar vermişti.

Yavuz Sultan Selim

Şah İsmail

Bu nedenle; İran üzerine sefer açan Yavuz Sultan Selim, Çaldıranda 1514 yılında Şah İsmail [2] kuvvetleriyle yaptığı meydan muharebesini kazanarak Anadolu’nun güvenliğini ve bütünlüğünü sağlamıştır.

2. ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİNİN ANA SEBEPLERİ

Akkoyunlu devletini yıkarak Şia mezhebinde (On iki İmam) şeyhlikten şahlığa geçmek suretiyle büyük ceddi Şeyh Safiyüddin Erdebilî’ye izafeten Safevîye devletini kurmuş olan (907H.1502M)  Şah İsmail’in asırlardan beri Anadolu’da yaşayan Kızılbaşlara Daî veya Halife isimlerinde propagandacılar göndererek onları da kendi camiası altına almaya çalışması,[3]

Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak ve İran’ı ele geçirerek sınırlarını Ceyhun (Adana) nehrine kadar genişleten batıya yani Türkiye’ye yayılmak isteyen Şah İsmail’in; Mısır Memlûk Sultanına elçiler göndererek, Osmanlılara karşı birlikte hareket etmeye çalışması, Osmanlı toprakları içinde yaşayan Şiileri de kendilerine bağlamaya ve fırsat buldukça isyanlar çıkarmaya başlaması,[4]

Şah İsmail’in, 1504 yılında ticari ve siyasi konumu itibariyle önemli bir avantaja sahip olan Bağdat’ı ele geçirmesi, Bu durumun Osmanlı ve Memlûk devleti için ekonomik, jeopolitik ve siyasi kayıp olmakla birlikte bu iki devlet için gelecekte ciddi problem yaratmaya neden olabileceği,

Şah İsmail’in, 1507 yılında Maraş, Elbistan ve çevresinde yerleşik olan ve Osmanlı- Memlûk devletleri arasında tampon bir bölge oluşturan, Çukurova ve Doğu Akdeniz ticaretinin yakınında bulunan Dulkadir Beyliğine sefer yapması, Osmanlı sınırlarını ihlal etmesi, Kayseri’ye kadar yürüyerek Aksaray’da askeri bir kamp kurması,

Birçok devleti ortadan kaldırmaya ve ülkesini genişletmeye muvaffak olan İran Hükümdarı Şah İsmail’in, Osmanlı ve güneydeki Mısır Memlûk kuvvetlerini de mağlup ederek, kendi liderliği altında Anadolu ve İran’ı kapsayacak şekilde büyük bir Şii İmparatorluğu kurmak istemesi. Şah İsmail,  bu gayesini tahakkuk ettirmek için Anadolu’ya gönderdiği adamlarla Şii Safavi temellere dayalı din ve mezhep mücadelesin körüklemesi ve yoğun propaganda yolu ile birçok insanları Osmanlılar aleyhine tahrik etmeye Osmanlı Devletini içten çökertmeye ve kendi Şii mezhebini yaymaya çalışması,[5]

Şah İsmail’in, Yavuz’un babası II. Beyazıt döneminde Şah kulu ve Nur Ali Halife ve diğer adamlarıyla birlikte Anadolu ve Rumeli’deki bütün Alevileri tahrik ve teşvik ederek onları Osmanlı idaresine karşı silahlı ayaklandırmaya kalkışması, Kızılbaş Türkmenlerin, Osmanlı topraklarını terk edip Şah İsmail’in çevresinde toplanması,

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in, dış siyaset konusunda ana fikrinin, evvelâ doğuda İran Hükümdarı Şah İsmail’in liderliği altındaki Şii Safevî İmparatorluğunu ortadan kaldırmak, sonra güneyde Mısır Memlûk sultanlığını yenerek hilafeti elde etmek ve bu suretle Osmanlı Devletinin liderliği altında Sünni bir İmparatorluk kurmak niyet ve maksadında olması. “Dünya bir padişaha yetecek kadar büyük değildir.” Demek suretiyle Yavuz, bu emelini açığa vurması,[6]

Yavuz Sultan Selim’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarını fethedip Batı Anadolu’ya dâhil etmek, Anadolu’nun bir bütün olarak birliğini, beraberliğini ve güvenliğini sağlamak, dolaysıyla Anadolu’nun jeopolitik durumunu düzeltmek amacını gütmek istemesi,

3. ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİ (23 AĞUSTOS 1514) (Kroki-1)

İki ordu Azerbaycan vilayetinin kuzey-batısında ve Doğubayazıt kasabasının 80 km. güney doğusu ile Van gölünün kuzey doğusunda bulunan Çaldıran Ovasında karşılaştılar. 23 Ağustos 1514 Çarşamba günü sabah gün doğarken yaklaşık saat: 04.00 sularında muharebe başladı.

İran Ordusunun sol cenahına komuta eden Ustaçluoğlu Mehmet (Muhammed) Han, Anadolu Askerlerinin bulunduğu Osmanlı Ordusu sağ kanadına üstün süvari kuvvetleriyle taarruza geçti. İran süvarileri Osmanlı Topçusunun müessir menziline girdiği zaman, Osmanlı sağ cenah komutanı Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa, topçunun önünde mevzilenmiş bulunan Anadolu Azap askerlerini muntazam bir şekilde geri çekilmeye başlamış ve Osmanlı topları yakın mesafeden İran süvarileri üzerine ateş açmıştı. İran süvari kuvvetleri bu topçu ateşi karşısında şaşırmışlar ve büyük kayıplar vermişlerdi. Anadolu süvarileri de bu durumdan yararlanarak taarruza geçmişti. Başta Ustaçluoğlu Mehmet Han ve oğulları olmak üzere birçok İran Ordusunun komutanları bu saldırı esnasında hayatlarını kaybetmişlerdi. İran Ordusunun sol cenah ve Merkez grubu ağır kayıplar vererek yenilgiye uğramış, Kurtulabilenlerin bir kısmı ise İran Şah’ının komuta etmekte olduğu İran sağ cenah kuvvetlerine doğru çekilmişti…

İran kuvvetlerinin sağ cenahına komuta eden Şah İsmail’de 10.000’i ağır zırhlı olmak üzere toplam 40.000 kişilik en güzide süvari kuvvetleriyle Osmanlı Ordusunun sol kanadına taarruz etmişti. Rumeli azap askerleri, bu cenahta mevzilenmiş bulunan topların önünden zamanında çekilmedikleri için Osmanlı topçusu vaktinde ateş açamamış ve dolaysıyla Şah İsmail’in taarruzu başarılı olmuştu. Şah İsmail, daha sonra taarruzlarını Osmanlı Ordusu sol cenahının yan ve gerilerine tevcih etmişti. Rumeli askerlerinin asıl kuvvetleri üzerine yüklenen Şah’ın bu saldırısı da başarılı olmuştu. Saatlerce devam eden bu kanlı çatışmada sonunda Osmanlı Ordusunun sol cenahı çökmüştü. Başta Rumeli Beylerbeyi ve on kadar Rumeli Sancak Beyi olmak üzere Rumeli askerleri büyük kayıplara uğramışlardı

İran Şahı, Osmanlı Ordusunun sol cenahını çökerttikten sonra Osmanlı Ordusuna son darbeyi vurmak istiyordu. Bunun için de taarruzlarını Yavuz Sultan Selim’in bulunduğu Osmanlı Ordusunun merkezine ve yeniçerilerin gerilerine yönlendirdi. Bu durum karşısında yeniçeriler cephe değiştirmiş ve ellerinde bulunan tüfeklerle İran süvarilerine ateş etmeye başlamışlardı. İran Ordusu ağır kayıplar vermeye başlamış ve taarruzu kırılmıştı. Yedekteki yeniçerilerin, silahtarlar ve sipahi bölüklerinin Yavuz Sultan Selim’in emriyle yaptıkları karşı taarruz sonucu, İran süvarileri geri çekilmek zorunda kalmıştı. İşte bu anda harbin kaderi Osmanlı Ordusu lehine dönmüştü

Her taraftan kuşatılmış bulunan Şah’ın emrindeki İran süvari kuvvetleri, çoğunluğu kısmen imha ve kısmen esir edilmişti. Ağır kayıplara uğramış bulunan İran Şah’ı İsmail, Osmanlı kuşatma çemberi tamamıyla kapanmadan, elinde kalan bir kısım kuvvetleriyle canını zor kurtararak geri çekilmek mecburiyetinde kalmıştı. Giyinişi ve teçhizatı Şah İsmail’e benzeyen Şah’ın erkânından olan Mirza Sultan Ali, Şahı kurtarmak üzere ileri atılmış “Şah benim” demek suretiyle kendini feda etmiştir. O arada İran ordusundan Hızır Aka adında biri de kendini feda ederek atını Şah İsmail’e vermiş böylelikle Şah’ın mutlak bir esaretten veya ölümden kurtulmasını sağlamışlardı. Savaş meydanından yaklaşık 15 kişilik bir maiyetiyle kaçmaya muvaffak olan Şah İsmail’in peşinden Şehsuvaroğlu Ali Bey ve Mihaloğlu Mehmet Bey gönderildiyse de Şah yakalanamamış ve Tebriz yönünde kaçmayı başarmıştı. Şah kendini güven altında hissetmediğinden Tebriz’de fazla kalamamış ve oradan da İran’ın Hemedan vilayetine bağlı Dergüzin’e gitmişti. Osmanlı Devleti Çaldıranda büyük ve tarihi bir zafer kazanmıştı.[7] Şah İsmail, zevcesi Taçlı Hanım’ı bile terk ederek, güçlükle hayatını kurtarabilmişti.

Çaldıran Meydan Muharebesi

İran Şah’ın kaçmasıyla İran Ordusu da dağılmış ve bir kısmı esir edilmişti. Bu suretle 23 Ağustos 1514 sabahı gün doğarken saat: 04.00’da başlamış olan Çaldıran Meydan Muharebesi, gün batarken saat: 18.00’da Osmanlı Ordusunun zaferi ile sona ermişti. Şiilerin büyük hezimeti ile neticelenen Çaldıran savaşına Sûfî-Kıran adı verilmiştir.

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, 8 Eylül 1514 Cuma günü büyük bir merasimle İran Şahı’nın hükümet merkezi Tebriz şehrine girdi. Selamlık resmi icra edilmiş ve Sultan Yakup (veya Uzun Hasan) Camiinde Cuma namazı kılınmış ve Yavuz Sultan Selim adına hutbe okunmuştu. Bu suretle Sünniliğin, Şiiliğe karşı zaferini temsil eden tarihi tören burada yapılmıştı. Tebriz’de sekiz gün kalmıştı. Yavuz, Tebriz’de bulunduğu sırada 1.000 kadar ilim, fen ve sanat erbabını İstanbul’a göndermişti ki, bunlar içinde Timurlenk’in ahfadından (torunlarından) Horasan hükümdarı meşhur Hüseyin Baykara’nın oğlu ve halefi olan Bediüzzaman Mirza, İsfahanlı meşhur hafız Mehmet ve onun oğlu Hasan Can vardı.  Hasan Can, daha sonraları Yavuz’un nedimi (sohbet arkadaşı) olmuştu. Hasan Can, Yavuz Sultan Selim ölürken yanında bulunmuştu.

4.  ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİNİN SONUÇLARI

Yavuz, 8 yıl saltanat sürmüş ve devlet topraklarının yüzölçümünü 2 milyon 373 bin Km.den 6 milyon 557 Km.ye çıkarmıştır. Şah İsmail’in Şiiliği kullandığı gibi Yavuz Selim de Sünniliği açıkça kullanmıştır. Yavuz Sultan Selim, ömrünün son yıllarında Veziriazam Piri Paşa’yı huzuruna çağırıp; “Saltanat ve hilafet için ömrümün sonunda bazı zulüm ve işkence yaptım. Maksat ve muradım, Müslümanların refahı; gayem ve emelim ise müminlerin huzuru idi.” [8] Şeklinde itirafta bulunmuştur.

Osmanlı Devletini doğudan tehdit eden büyük bir kuvvet olan İran Safevi Devletinin yenilmesiyle Osmanlı Orduları ilk defa Azerbaycan’a girmiş ve bilhassa doğu Anadolu’nun fethi ve Anadolu’nun Osmanlı idaresi ile birleşmesi bu savaşla mümkün olmuştur.

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasında yapılan Çaldıran savaşı, Osmanlı, İran ve Batı Asya tarihinin en önemli kırılma noktalarından birisidir. Çaldıran Savaşı, sadece kendi çağına değil, içinde bulunduğu coğrafyanın siyasal, kültürel ve jeopolitik durumunu etkilemiş ve günümüze kadar etkisini göstermiştir.

Çaldıran Meydan Muharebesinin Yavuz Sultan Selim tarafından kazanılmış olması, Osmanlı Devletinin gerek doğuda, gerekse batıda yabancı devletler nezdinde itibarını arttırmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin doğu yönü güvence altına alınmış, bunun tabii sonucu olarak da Osmanlı Devletinin batıda ve güneyde hareket yapmaları için geniş bir serbestlik alanı elde edilmişti. Nitekim Yavuz bu durumdan faydalanarak 1516-1517 yıllarında Suriye, Filistin ve Mısır’ı fethetmiş, oğlu Kanuni Süleyman da daha ziyade batıya yönelme imkânı bulmuştur.

Bu zaferin siyasi alandaki bir sonucu olarak, Anadolu’nun jeopolitik durumu düzetilerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Batı Anadolu’ya eklenerek Anadolu’nun bir bütün olarak birliği, beraberliği ve güvenliği sağlanmıştı. Bu suretle Anadolu’muzun, Selçuklulardan sonra bozulan birliği yeniden temin edilmiş, siyasi haritamızın bu günkü şekli Çaldıranda dökülen Türk kanlarıyla çizilmiştir.[9]

Yavuz Sultan Selim, Çaldırana giderken, ordunun yürüyüşünü ilerden örtmek, İran kuvvetleri ve durum hakkında bilgi almak (keşif ve emniyet) maksadıyla Dokakinoğlu Ahmet Paşa komutasında 20.000 sipahiden oluşan müstakil bir süvari kuvvetini Seyitgazi’den (Eskişehir- Kütahya arasında)  Sivas yönüne göndermişti. Bu suretle denilebilir ki, dünya orduları içinde, bir birliği, müstakil bir ordu süvarisi gibi kullanma taktiğini ilk uygulayan bir komutan aynı zamanda bir hükümdar olmuştu.

Çaldıran Sahrasında elinde mevcut topları düşman gözünden gizleyerek, yakın mesafeden ateş açtırmak suretiyle düşmana karşı bir çeşit baskın tesiri sağlanmıştı. Yavuz Sultan Selim,  düşmana karşı bu baskın prensibini uygulamakla bu zaferin kazanılmasında birinci derecede amil olmuştu.

İran hükümdarı Şah İsmail’in Osmanlı ülkesini parçalamak maksadıyla giriştiği dini propagandaların bir sonucu olarak memleket, Sünni-Şii kavgasının içine atılmış, memleketin huzuru bozulmuş, Şah kulu ve Nur Ali Halife Rumlu liderliğindeki kişilerin organize ettiği silahlı ayaklanmaları meydan gelmişti. Bu savaşın kazanılmasıyla Şii propagandasının önü alınmış, Şiiliğin Anadolu’da yayılması geniş ölçüde önlenmişti.

Osmanlı Ordusu, İstanbul’dan (Üsküdar) hareket tarihi olan 22 Nisan 1514 tarihinden Çaldıran meydana muharebesinin cereyan ettiği 23 Ağustos 1514 tarihine kadar, dört aydan beri devamlı yürüyüş yapmıştı.

Mezhep yönünden birbirinden farklı dini inançların da başlıca rolü olduğu bu büyük muharebede, bu iki kuvvetli ve kudretli hükümdarların savaşında Yavuz Sultan Selim ve ordusu muvaffak olmuştur.

Yavuz Sultan Selim’in ihtiyat kuvvetini tam zamanında kullanmasını bilmesi, zaferin kazanılmasında önemli etkenlerden birisi olmuştur. Ayrıca Osmanlı Ordusunun çok yorgun olmasına rağmen, geceleyin birkaç saat gibi kısa bir zaman süresinde muharebe düzenini alarak savaşa hazırlanmasının da bu zafere olan katkısı büyük olmuştur.

Osmanlı Ordusunda mevcut 200 kadar top ve yeniçerilerin ellerinde bulunan tüfekler (İran Ordusunda bulunmuyordu) Osmanlı Ordusuna üstünlük sağlıyordu. Nitekim muharebenin kazanılmasında bu ateşli silahların ve özellikle topların rolü büyük olmuştu.

Ateşli silahlar ve top üretimini ile hafif topçu birliklerini geliştiren, teknolojinin önemini kavrayan Sultan II. Beyazıt’tır. Beyazıt, bu suretle kendinden sonra gelecek olan oğlu Yavuz Sultan Selim ve torunu Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük hükümdarların gelecekteki zaferlerinin alt yapısını hazırlamıştır.

Doğuştan kanında mevcut cengâverlik ruhu, eğitim üstünlüğü, Türk Devletine mensup olma, başkomutanları ile iftihar etme duyguları bulunan Türk askerleri, Çaldıran Savaşının kazanılmasında en büyük rolü oynamışlardır.

Zaferi müteakip İran Ordusundan geri kalanlar esir edilmiş birçok ganimet de ele geçirilmişti. Esirler arasında teşvik maksadıyla muharebe sahasına kadar getirilmiş olan ümera (emirler-beyler) eşleri de vardı. Kadın esirler içinde Bağdat valisi Hulefâ Bey’in kızı,  Şah İsmail’in eşi Taçlı Hanım da bulunmaktaydı.[10]

Yavuz Sultan Selim’in ve ordusunun İstanbul’dan (Üsküdar) hareket tarihi olan 22 Nisan 1514 ile Tebriz’e varış tarihi olan 6 Eylül 1514 tarihleri arasında tam dört buçuk ay geçmiştir. Bu müddet zarfında yaklaşık olarak 2250 km. yol alınmıştır. Dönüş yolculuğu (Tebriz – Amasya) ise, 78 gün sürmüş ve 1300 km. yol kat edilmiştir. Edirne – İstanbul–Çaldıran–Tebriz–Amasya yürüyüşü ise toplam olarak 4100 km. etmektedir.[11] Çaldıran savaşından sonra da Osmanlı-İran münasebetleri düzelmemiştir.

Şah İsmail’in ordusu, Antalya, Konya, İçel, Antep, Halep Maraş, Sivas çevresiyle Erzincan, Erzurum ve Diyarbakır gibi Doğu Anadolu bölgelerindeki göçebe ve köylü Türkmenlerinden idiler. İran Devletin kurucusu Şah İsmail, Selçuklulardan Kaçarlara kadar İran’da saltanat sürmüş olan Türk menşeli hükümdarlar arasında umumi şiir dili olarak Türkçeyi kullanmış yegâne şahsiyettir. Şah İsmail’de tıpkı Yavuz Sultan Selim gibi özbeöz Türk ve farklı mezhepte de olsa Müslüman bir hükümdardı.

Osmanlı-İran Safevi mücadelesi, gerek Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail dönemlerinde, gerekse onların çocukları ve torunları dönemlerinde çatışma ve savaşlarla devam etmiştir. Ancak stratejik üstünlük Osmanlı Devletine geçmiştir. Günümüze kadar gelen pek çok siyasal, ekonomik ve dinsel gelişme, doğrudan veya dolaylı bir şekilde Çaldıran savaşının sonucudur.

Bu savaş sonunda Osmanlı Devletinin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu günkü doğu ve güneydoğu Anadolu’nun sınırları çizilmiş ve verimli Çukurova toprakları fethedilerek Memlûk Devletinin kuzey sınırlarına dayanılmıştır. Ayrıca Suriye-Kızıldeniz-Basra Körfezi-Hint Okyanusu yolu ile dünya ticaretinin merkezinden biri olan doğu Akdeniz’in egemenliği de ele geçirilmiştir. Çukurova-Hatay-Diyarbakır hattı bugünün Türkiye’sinde de stratejik önemi sarsılmaz bir şekilde devam etmektedir.

Netice olarak; Müslümanlar arasındaki kanlı çarpışmalar, yargısız infazlar, kaynağını dinden almayan faaliyetler, ne Osmanlı için, ne İslâm âlemi için ne de “İttihadı-ı İslâm” ve “Türk cihan hâkimiyet” için fayda sağlamıştır. Bilakis, dini ve siyasi tartışmalara yol açmış, Müslümanların birbirlerine karşı kin ve nefretle dolmalarını neden olmuş, hatta İslâm âleminin ya da İslâm ülkelerinin güçlenmelerine engel teşkil etmiştir. [12]

EK

Kroki-3: Çaldıran Sahrasında 23 Ağustos 1514 günü sabahı İki Taraf Ordularının Durumu ve İran Ordusunun Taarruzu

Not: Konuyla ilgili detaylı bilgiler, Hipokrat kitabevinden yayımlanan “Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Meydan Muharebesi ve Mısır Seferi” adlı kitabımda mevcuttur.


[1] Yavuz Sultan Selim (1nci Selim); 10 Ekim 1470 yılında Amasya’da doğmuş ve babası II. Beyazıt’ın hükümdarlığı zamanında Trabzon valisi olmuştu. Annesi, Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in kızı Ayşe Hatun’dur. Gençliği dedesi Fatih Sultan Mehmet’in yanında geçer. Beyaz yüzlü, çatık kaşlı, sakalsız uzun bıyıklı ve sert bakışlı idi. İyi eğitim görmüştü. Bu özelliklerinden dolayı kendine “Yavuz” lakabı verilmişti. Kendinden önceki padişahlar sakal bırakmış oldukları halde, Yavuz, sakalını tıraş ettirirdi.

[2] Şah İsmail (1487-1524) ve Safevi/Şiilik/Şia/Alevilik/Kızılbaşlık; Şii Mezhebi, iki asırlık bir aradan sonra Şah İsmail zamanında yeniden ortaya çıkarılarak,  o günden beri İran eyaletleri üzerinde hâkim olmuştur. Şah İsmail’in kurduğu devlet, birçok bakımdan Akkoyunlu devletinin devamı sayılmaktadır. Nitekim hiçbir zaman bir İran Milliyetçisi olarak gözükmemektedir. Devlet idaresinin önemli mevkilerini, iktidarını daha çok kendilerine borçlu olduğu Türk reislerine vermiş olması, bunun en açık delilidir. Kendisi bir Türk hanedanı ile akrabalığı, yetiştiği muhit ve hükümdarlığını borçlu bulunduğu büyük bir kütlenin Türk oluşu sebebiyle, Türkçeyi resmi dil olarak kabul etmiştir. Eserlerinin hemen hepsini Türkçe olarak yazmıştır. Kendilerini Hazreti Ali’nin oğlu Hüseyin’in soyundan addeden Şah İsmail, aslen halis bir Türk ailesindendir.

[3] Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, II. Cilt, 7. Baskı, s. 253

[4] Muammer Yılmaz; Yavuz Sultan Selim, Elit Kültür Yayınları, İstanbul Şubat 2009, s. 68-69

[5] Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi; Osmanlı – İran Savaşı, Çaldıran Meydan Muharebesi (1514), Gnkur. ATASE Bşk.lığı Askeri Tarih Yayınları Seri No: 2,  III. Cilt, 2nci Kısım Eki, Ankara Gnkur. Basımevi, 1979, s. 17

[6] Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi; s.5

[7] Baron Joseph Von HAMMER; Osmanlı Devleti Tarihi, Cilt: IV, İstanbul 1984, s. 1069-1071. Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı; s. 268-269.  Dr. Tansel Selahattin; Yavuz Sultan Selim,  Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1969, s. 59-60.  Mustafa Cezar; Mufassal Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, II. Cilt, Ankara 2011, s. 732-733. Muammer Yılmaz; s. 81, Kamil Su; Yavuz Sultan Selim, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1949 s. 32. M.C. Şehabeddin Tekindağ; Yeni Kaynak ve vesikaların ışığı altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi, Tarih Dergisi, Cilt: XVII, Sayı 22’den ayrı Basım Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1968 s. 69

[8] Arif Erdoğan; Yavuz Sultan Selim’in Faaliyetlerinde Din ve Siyaset Faktörü, Ankara 2007, s. 159

[9] İsmail Hami Danişmend; Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, Cilt:2, 1948, s. 14

[10] Dr. Tansel Selahattin; Yavuz Sultan Selim, 62-65, İsmail Hami Danişmend; s. 13-14

[11] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi; s. 145

[12] Arif Erdoğan; Yavuz Sultan Selim’in Faaliyetlerinde Din ve Siyaset Faktörü, Birinci Baskı, Ankara,  Kasım 2007, s. 165-166