Tüm Makaleler:
MENEMEN (KUBİLAY) OLAYI - 23 ARALIK 1930

Yazan: İzzettin Çopur

(E) Tnk. Alb.

MENEMEN (KUBİLAY) OLAYI (23 ARALIK 1930)

Menemen (Kubilay) Olayının Meydana Gelişi

Menemen’de Kubilay’ın[1] 23 Aralık 1930 tarihinde şehit edilmesine neden olan irtica olayı, İstanbul’da Erenköy Ziya Paşa Köşkü’nde ikamet eden 84 yaşındaki Nakşibendî tarikatı lideri Erbilli Şeyh Esat ile oğlu Mehmet Ali tarafından hazırlanmış, Manisa Askerî Hastanesi imamlığından emekli olan Laz İbrahim Hoca tarafından da teşvik ve tahrik edilmiş, mürteci Derviş Mehmet ve adamlarınca da hunharca icra edilmiştir.



Şehit Kubilay Bey


Kubilay’ın Eşi Fatma Vedide Hanım


Kubilay’ın Annesi Zeynep Hanım

 

Şeyh Esat ve tarikatının amacı; Cumhuriyet Hükümeti’ni yıkmak, Atatürk ilke ve inkilaplarına aykırı olarak saltanat ve şeriatı getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapkayı yasaklayıp yeniden fesin kullanılmasını sağlamaktı.

Menemen olayında önemli etkinliği olan Laz İbrahim Hoca, olaydan önce Erbilli Şeyh Esat tarafından Manisa’ya sözde baş Halife olarak atanmıştır. Anılan şahıs, Manisa ve civarındaki ilçe ve köylerde Nakşibendî tarikatını yaymaya çalışmış; ayrıca, Cumhuriyet rejimi ve inkılâplar aleyhinde konuşmalar yapmıştır. Dolayısıyla irticaî hareketlerin oluşmasına ön ayak olmuştur. Laz İbrahim Hoca tarikatın bir toplantısında da Kubilay’ı şehit eden Giritli Derviş Mehmet’in Mehdîliğini ilân etmişti.[2]

Laz İbrahim Hoca

Erbilli Şeyh Esat Hoca

Erbilli Şeyh Esat Hoca’nın İstanbul / Erenköy’deki Evi

Kubilay olayının elebaşısı olan Mehdî Derviş Mehmet ve gerici grubu, 06 Aralık 1930 Cumartesi günü akşamı Manisa’da tatlıcı Hüseyin’in evinde yaptıkları son toplantıda, Menemen’de gerçekleştirecekleri irtica eyleminin planını hazırlamışlardı.

İrtica grubu, Manisa’dan hareket ederek Paşaköy, Sümbüller ve Bozalan köylerinden temin ettikleri silahlarla birlikte 23 Aralık 1930 Salı günü sabahı Menemen’den gelmiş ve buradaki Müftü (Köseköy-Kesikköy) mescidine girmişlerdir. Mürtecilerden mescitte mihraba asılı bulunan (üzerinde “Lâ İlâhe illallah inna fetahneke” suresi yazılı) yeşil bayrağı alarak birlikte olayın cereyan ettiği Belediye Meydanı’na gelinmiş ve orada bulunan halka “...Din elden gidiyor, kâfirler bizi dinimizden ayırmaya çalışıyor, şapka giymeye zorluyorlar..” diyerek esnafı dükkânlarını kapatmaya ve kendilerine katılmaya zorlamışlardır.

Müftü (Köseköy-Kesikköy) mescidi

Mehdî Derviş Mehmet, ayrıca, “kendisinin peygamber olarak geldiğini, şeriatı yerine getireceğini, Menemen’in 70.000 Müslüman (Bazı yayınlarda 70.000 Arap askeri, bazı yayınlarda Halife Ordusu tabiri kullanılmaktadır) tarafından kuşatıldığını, Şeriat bayrağı altına girmelerini, girmeyenlerin kılıçtan geçirileceğini, askerin silah atamayacağını, kendilerine top ve merminin işlemeyeceğini…” ifade ederek halkı ayaklandırmıştır. [3]

Mürteci grubunun meydandaki bu eylemlerine Menemen Jandarma Bölük Komutanı Yzb. Fahri Bey müdahale ederek dağılmalarını istemiş, ancak bu gerici ve yobaz grubu ile orada bulunan halk dağılmamıştır. O sırada Giritli Derviş Mehmet ise Yzb. Fahri’ye “ Ben Mehdîyim. Şeriatı ilân ediyorum. Bana kimse mukavemet edemez. Çekil karşımdan…” demiştir. Mehdînin bu sözü orada bulunan Menemen halkının bazıları tarafından alkışlanmıştır.[4]

Ayaklanan bu gerici topluluğun tehlikeli hareketlerini ilk seferde kontrol altına alabilmek amacıyla Menemen’de konuşlu 43'ncü Piyade Alayından P. Atğm. Mustafa Fehmi Kubilay görevlendirilmiştir. Kubilay eratın cephane almasını beklemeden 26 mevcutlu müfrezesi ile birlikte olayın cereyan ettiği Hükümet Konağı’na (Belediye Meydanında) doğru hareket etmiştir.[5]

Şehit Kubilay Bey

Kubilay, eczane yolunu takip ederek olay mahalline gelmiş, müfrezesine süngü taktırmış ve erleri müfreze çavuşunun komutasına bırakarak ayaklanan mürtecilerin yanına gitmiştir. Meydanda Mehdî Derviş Mehmet ile karşılaşmış ve kendisine “yaptıkları hareketin suç olduğunu ve bu kanunsuz eyleme son vermelerini, kan dökmeden buradan çekip gitmelerini” söylemiştir. Ancak, bu arada yere düşmüş ve Mehdî Derviş Mehmet’in mavzer kurşunu ile yaralanmıştır (bazı kaynaklarda mürtecilerden birinin silahından atılan mermi ile yaralandığı belirtilmektedir). [6]

Olay mahallinde bulunan Kubilay’ın müfrezesi irticaî gruba ateş açmış; ancak, silâhlarında manevra mermisi bulunduğundan dolayı etkili olamamıştır. Bunu fırsat bilen Mehdî Derviş Mehmet ise, “bakın bana mermi işlemiyor.” diyerek daha da cür’etlenmişti. Kubilay, ağır bir şekilde yaralanmıştır. Kubilay, meydandaki hükümet binasına girmek istemiş; fakat binanın giriş kapısı kapalı olduğu için girememiştir. Bu nedenle, Hükümet binasının hemen yanındaki Kazez Camii bahçesine girmiştir. Mehdî Derviş Mehmet; Şamdan Mehmet ile birlikte Kazez Camii bahçesinde bitkin bir vaziyette bulunan Kubilay’ı sürükleyip, bir ayağı ile vücuduna basmak suretiyle yüz üstü yatırıp bıçakla boynundan keserek, başını gövdesinden ayırmış, saçlarından tutarak taşa vurduktan sonra meydana tekrar dönüp camiden aldıkları yeşil bir bayrağın (sancağın) tepesine takmıştır. Böylece, Cumhuriyet ordusunun kahraman bir genç subayı, asil Türk evladı Kubilay canavarca bir hisle şehit edilmiş, cehalet ve taassubun kurbanı olmuştu.[7]


Menemen Hükümet Konağı

Kazez camii avlusunda Şehit Kubilay’ın başının
kesildiği yer (X) ve teşhir edildiği taş (XX)
görülmektedir

Mehdî Derviş Mehmet ve irticaî cani grubu, bu cinayetle yetinmeyip Kubilay’ın başını Menemen sokaklarında dolaştırmış, bu sırada kendilerine müdahale eden Şevki ve Hasan adlı kahraman iki bekçiyi de öldürmüşlerdir. Olay yerinde toplanan 250-300’e yakın ahali ise Kubilay’ın şehit edilmesi esnasında donuk, hissiz ve seyirci kalmış; hatta bir kısmı olayı tasvip edercesine alkış tutmuştu.

Mürtecilerin eylem yaptıkları bölge

Olaydan Sonraki Gelişmeler

Bu menfur olaya müdahale etmek üzere 43’ncü Piyade Alay Komutanlığınca Yzb. Ragıp Çaldıran Bey ile Yzb. Abdülbahri Bey’in komutalarında makineli tüfekle takviyeli iki bölük görevlendirilmişti. Bölük Komutanlarınca şehir içinde en önemli bina, tesis, yol ve kavşaklarda gerekli önlemler alındıktan sonra halkın dağılmaları, evlerine gitmeleri, aksi takdirde ateş edileceğine dair uyarılar yapılmıştı. Ancak, bu uyarılara uyulmadığı gibi gericilerin “Bize kurşun işlemez, biz şeyhiz, dervişiz...” demeleri üzerine ateş açılmış ve bu ateş esnasında Kubilay’ı şehit eden Derviş Mehmet ile birlikte Sütçü Mehmet ve Şamdan Mehmet öldürülmüşlerdir.

Türk Ordusunun kahraman subayı Kubilay ile Cumhuriyet rejiminin sadık bekçileri Şevki ile Hasan’ın cenazeleri, 24 Aralık 1930 tarihinde kendilerine yakışır bir şekilde yapılan törenle Menemen’e defnedilmişti. Olayın hemen ardından Menemen’de Ayyıldız tepede devrim şehidi Kubilay ile Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki adına anıt dikilmiş ve bu anıtın üzerine “İnandılar, dövüştüler, öldüler... Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.” ifadesi yazılmıştır.

Kubilay Anıtı (Ayyıldız Tepe)

Olaylardan bir hafta sonra 01 Ocak 1931 tarihinde TBMM’nde Başbakan İsmet (İnönü) Paşa olay hakkında özet olarak; “...Kubilay olayı yüzlerce seneden beri dini siyasete alet eden bütün hareketlerin yeniden ortaya çıkmasıdır. Bu zavallılar lâikliğe karşı gelerek şeriat istemektedirler. Gerçekte ise menfaatlerini kaybetmişlerdir. Onu istiyorlar...”[8] demiştir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa ise, 27 Aralık 1930 tarihinde Orduya, Gnkur. Bşk. Mareşal Fevzi Çakmak’a gönderdiği mektupta özetle; “Kubilay Bey’in şehit edilmesinde mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla onaylamaları bütün Cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadisedir. Menemen’de halktan bazılarının hataları bütün millette acıya sebep olmuştur. Kubilay’a yapılan saldırının Cumhuriyete karşı yapıldığını, cüret edenlerle destekçilerinin takip edileceği kesindir. Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyet’in idealist öğretmen heyetinin kıymetli üyesi Kubilay’ın temiz kanı ile Cumhuriyet’in hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.” demiştir.[9]

ATATÜRK, 08 Şubat 1931 tarihinde Ege bölgesinde yaptığı bir gezide de; “...Halkın saflığından istifade ederek milletin maneviyatına tasallut eden kimseler ve onların takipçi ve müritleri elbette bir takım cahillerden ibarettir. Milletimizin önünde açılan kurtuluş ufuklarında fasılasız yol almasına mani olmaya çalışanlar hep bu müesseseler ve bu müesseselerin mensupları olmuştur. Türk milletinin bunlardan daha büyük düşmanı olmamıştır. Bunların mevcudiyetini müsamaha ile telâkki edenler, Menemen’de Kubilay’ın başı kesilirken lakaydine seyretmeye tahammül ve hatta alkışlamaya cesaret edenlerle birdir” [10] demiştir.

Olaya Karışanların Yargılanması

Menemen olayına karışanların yargılanması ile görevlendirilen Divanı Harp Başkanı General Mustafa Muğlalı, duruşmada bulunan sanıklara hitaben; “Tarikatın münevver tabakalarından bu millet çok zarar görmüştür. Tarikatçılar, daima millet ve memlekete kötülük yapmışlardır. Son 400 senelik Türk tarihi tetkik edilirse Nakşibendîler din ve tarikat perdesi arkasında zavallı saf Müslümanları kalpte saklı olan o ‘sırla’ zehirlemiş ve bu millet sizin aletiniz olmuştur.”[11] demiştir.

Divanı Harp Mahkeme Başkanı General Mustafa Muğlalı

Menemen olayının elebaşlarından olan ve Müftü Mescidindeki yeşil bayrağı alıp meydana çıkararak 23 Aralık 1930 gününün sabahından itibaren irtica hareketini başlatan Nalıncı (Mantarcı) Hasan (idam cezası verilmiş; ancak, yaşının küçük olmasından dolayı 24 sene hüküm giymiştir) ismindeki mürteci, yapılan sorgulamasında “...İstanbul’da Laz İbrahim Hoca (duruşmalar sonunda idam edilmiştir) vasıtasıyla Şeyh Esat’ı ziyaret ettiğini, bir süre Erenköy’deki köşkünde misafir kaldığını, bu zaman zarfında köşkteki konuşmaların Hükümet aleyhinde olduğunu, orada bulunan Laz İbrahim Hoca’nın da “Şapkaların atılacağına, feslerin giyileceğine, Halifeliğin geleceğine, tekkelerin yeniden açılacağına” dair sözlerini duyduğunu belirtmiştir.[12]

Mürtecilerden Derviş Mehmet’in Arkadaşlarından soldan sağa Giritli Küçük Hasan, Emrullah oğlu Mehmet Emin, Nalıncı (mantarcı) Hasan

Olayda yaralı olarak ele geçirilen ve bir müddet sonra idam edilen Emrullah oğlu Mehmet Emin sorgusunda; Mehdî Derviş Mehmet’in bir toplantıda, “dünyanın Şeyh Esat Hocanın avucunda olduğunu, isterse tufanlar ve fırtınalar yaratıp dünyayı alt üst edecek kudrette bulunduğunu söylediğini, kendisinin de Arabistan’a hatta Çin’e kadar giderek Hz. İsa ile birleşeceğini ve oradan Avrupa’ya yönelerek Avrupa devletlerini dahi dine davet edeceğini “ ifade etmiştir.

Mehmet Emin’in sorgusunun devamında, Mehdî Derviş Mehmet’in “Hz. Peygamber de bu esrardan içti ve öylece miraca çıkarak Allah ile görüştü” diyerek orada bulunanlara devamlı zikrettirerek esrar içirdiğini, Mehdî Derviş Mehmet’in, Menemen’de “Kutbülak tab (Allah’ın vekili) Esat Hoca’ya ve umum şeyhlere telgraf çekeceğiz. Hükümeti işgal edeceğiz, tekkeleri açacağız. Hükümeti iki ay tatil edeceğiz. Manisa, Ankara ve daha başka vilayetleri de işgal ettikten sonra İstanbul’a halifeliği iade edeceğiz...” dediğini [13] söylemiştir.

Manisa’dan Giritli Küçük Hasan’ın (hakkında mahkemece idam kararı verilmiş; ancak, yaşı küçük olduğundan 24 sene hüküm giymiştir) yapılan sorgulamasında; “..Bozalan köyünde Mehdî Mehmet ve arkadaşlarına iki adet silâh verildiğini, bu köyde bir hafta kadar kaldıklarını, zikir ederek esrarlı sigara içtiklerini ...”[14] ifade etmiştir.

Mahkeme başkanı General Mustafa Muğlalı, bir sanığın “Vallahi efendim... Ben namaz bile kılmıyorum. Oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır.” demesi üzerine General Muğlalı da; “Biz camilerin kapısına içerisi yasak diye çifte nöbetçi mi diktik? Minarelerin kapılarını mı ördürdük? Müezzinler beş vakit ezan okuyor. Gürül gürül mukabele okuyor. Ramazanda toplar atılıyor. O halde dinin elden gittiğini söyleyenlerin ya gözleri kör ve kulakları sağırdır yahut da onlar bu safsata ile kötülükler yapmak istiyorlar.”[15] demiştir.

Mahkemece hakkında idam kararı verilip çok yaşlı olduğu için 24 sene hüküm giyen; ancak, tutuklu bulunduğu sırada ölen Erbilli Şeyh Esat’ın yapılan sorgulamasında “...Nakşibendî tarikatındayım. 60 senedir bu tarikata mensubum. Ancak, Hükümetin çıkardığı tekaya (tekkeler) ve zevaya (zaviyeler) kanunundan sonra tarikatla bir ilgim kalmadı. Erenköy’deki yalıda sade bir hayat yaşamaktayım” demiş; masum olduğunu, Hükümete karşı olmadığını[16] sözlerine eklemiştir.

Yukarıdaki ifadeler dikkate alındığında, Menemen Olayı’nın hazırlayıcısı olan Nakşibendî tarikatı lideri Şeyh Esat’ın yurt dışı bağlantısı ile ilgili olarak Askerî Mahkeme Başkanı General Mustafa Muğlalı, verdiği beyanatta “Şeyh Esat, hilâfet komitesiyle alâkasına dair bir itirafname hazırlıyordu. Bu münasebetle İngiliz casusu Lavrens (Lawrence) ile münasebette bulunduğunu da doğrulamaktaydı. Fakat hastalığı bunu yazıp bitirmesine mani olmuştur.”[17] demiştir.

T.E.Lawrence

“Menemen Olayı”na sebebiyet verenler, kanunlara ve TBMM’den çıkan kararlara uygun olarak oluşturulan Askerî Mahkemeler tarafından salonda ve halka açık bir şekilde yargılanmışlardır. Yargılananlar içinde ülkenin alimi ya da ilim sahibi, rejim yanlısı, devlet görevlisi, kanunlara saygılı din adamı bulunmamaktadır. Bunların çoğu cahil, bazıları esnaf, bir kısmı ise işsizdir. Nakşibendî şeyhi Esat Efendi ise Menemen’de Kubilay’ın şehit edilmesine neden olan irtica olayının plânlayıcısıdır. Duruşmalar sonunda hakkında idam kararı verilmiş; ancak, çok yaşlı olduğu için 24 sene hüküm giymiştir. Erbilli Şeyh Esat Efendi tutuklu bulunduğu sırada doktor kontrolünde gerekli her türlü ihtimamı ve tedaviyi görmüş, fakat ilerlemiş yaşından dolayı ölmüştür. Josef ismindeki Musevî vatandaş da mürteciler tarafından Kubilay’ın başı kesilirken bu vahim olayı el çırpmak suretiyle alkışladığı için idam edilmiştir. Josef’le birlikte aynı suçtan beş sanık daha idam edilmiştir.[18]

“Menemen Olayı”ndan sonra General Mustafa Muğlalı Başkanlığında kurulan Askerî Mahkeme, Cumhuriyet ve rejim düşmanlarını 15 Ocak 1931 tarihinden itibaren Menemen Zafer İlkokulu salonunda Türk Ceza kanununun 146,150 ve 151nci maddelerine göre (Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını değiştirmeye zorla teşebbüs ettikleri ve bunlara yardımda bulundukları, Mehdî Derviş Mehmet’in Mehdîliği için harekete geçtiğini bildikleri halde hükümete haber vermedikleri, tekkelerin kapatılmasından sonra tarikat ayini icra eyledikleri...) yargılamaya başlamış ve sonuçta TBMM’nin de onayını müteakip 37 idama mahkûm sanıktan 28’i, 03 Şubat 1931 tarihinde Kubilay’ın şehit edildiği yerde ve Menemen’in muhtelif yerlerinde idam edilmişlerdi. 50 sanık ise muhtelif hapis ve ağır hapis cezalarına çarptırılmış; ayrıca, 27 sanık ise beraat etmiştir.[19]

 

Tutuklu sanıkların jandarma nezaretinde Duruşmanın Yapıldığı Zafer İlkokuluna (Şimdiki Kubilay İlköğretim Okulu) Girerken

Diğer ayaklanma olaylarında olduğu gibi “Menemen Olayı”nda da Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini din kurallarına dayandırma, siyasî veya kişisel çıkar sağlama, din ve din duygularını istismar ederek halkı ayaklandırma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkarak yerine Şeriat Devleti kurmayı amaçlayan gerici hainlere karşı devletin meşru güçleri gerekli tedbirleri almış ve suçlulara hak ettikleri cezaları vermiştir.

Değerlendirilme

23 Aralık 1930 tarihinde meydana gelen Menemen Olayı, birkaç esrarkeş, serseri ve yobazın düzenlediği bir olay değildir. Bu mürteci olayı, İstanbul’da Erenköy Şevki Paşa Köşkü’nde ikamet eden 84 yaşındaki Nakşibendî tarikatı lideri Erbilli Şeyh Esat ve oğlu Mehmet Ali tarafından hazırlanmış, Manisa Askerî Hastanesi imamlığından emekli olan Laz İbrahim Hoca tarafından teşvik ve tahrik edilerek Mehdî Derviş Mehmet ve adamlarınca da hunharca icra edilmiş; plânlı, örgütlü, birbiriyle bağlantılı gerici bir ayaklanma hareketidir. Olayın amacı ise genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkarak yerine Şeriat Devleti kurmak; ayrıca, Mustafa Kemal ilke ve İnkılâplarını ortadan kaldırarak Hilâfeti yeniden tesis etmektir.

Osmanlı Devleti döneminde meydana gelen Patrona Halil İsyanı, Kabakçı Mustafa İsyanı, 31 Mart ayaklanması, Cumhuriyet döneminde ise Şeyh Eşref ayaklanması, 1'nci Düzce Ayaklanması, Şeyh Sait Ayaklanması ile Menemen Olayı’nda olduğu gibi ayaklananlar açtıkları yeşil bayraklar ile birlikte “ Din elden gidiyor, memleket kâfirleşti, bizi şapka giymeye zorluyorlar, Şeriat isteriz, Hilâfet tekrar gelecektir, Padişahın emirlerini dinlemeyeni biz de dinlemeyiz, Kur’an ve İslâm’ı yıkmaya başladılar, Halifelik olmadan Müslümanlık da olmayacaktır...” gibi propagandalarla devletin huzur ve güvenini bozarak cahil halkı menfur emellerine alet etmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra TBMM tarafından 03 Mart 1924 tarihinde Halifeliğin kaldırılması, dinle devlet işlerinin birbirlerinden ayrılarak laik bir dünya görüşünün benimsenmesi, ayrıca 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan yasa ile dinsel sömürü haline gelen tekke ve zaviyeler ile türbelerin kapatılması, bununla birlikte tarikatçılık, dervişlik, müritlik ve şeyhlik gibi çağ dışı faaliyetlerin yasaklanması çıkar gruplarının menfaatlerini baltalamış, dolayısıyla “Menemen Olayı’nın meydana gelmesinde3 önemli bir sebep teşkil etmiştir.

“Menemen Olayı” durup dururken meydana gelen bir komplo olayı değildir. Özellikle 13 Nisan 1909 yılında vuku bulan 31 Mart Vakası ile 13 Şubat–31 Mayıs 1925 tarihleri arasında meydana gelen Şeyh Sait Ayaklanması ile 28 Şubat 1997 kararlarına sebep olan son zamanlarda meydana gelen irticaî olaylar dikkate alındığında Menemen’deki olayın gerici ve rejim aleyhtarı bir olay olduğu görülmektedir. Her yıl 23 Aralık’ta yapılan “Menemen Olayı” anma törenlerindeki maksat ise bu tehlikeli irtica olayını hafızalarda canlı tutmak, genç nesillerin Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve İnkılâplarına sahip çıkmalarını sağlamaktır.

Cumhuriyet rejimi asla din aleyhinde değildir. Bu rejimde herkes dilediği gibi inanmakta, istediği şekil ve yerde ibadet etmekte, hiç kimseye inanç ve ibadetinden dolayı müdahale edilmemektedir. Cumhuriyet döneminde 20 Nisan 1924 tarihinde TBMM’nce kabul edilen ilk Anayasa ile Türkiye Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu, dininin İslâm, dilinin Türkçe olduğu belirtilmiş, daha sonra yürürlüğe giren Anayasalarda ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu; ayrıca, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşit olduğu hükme bağlanmıştır. Bunun yanında din ve vicdan hürriyeti getirilmiştir.

ATATÜRK 07 Şubat 1923’te Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde yaptığı konuşmada, özetle; “…millet, Allah birdir. Şanı büyüktür… Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından insanlara gerçeği bildirmeye görevli elçi olmuştur. Hayatı düzenleyen temel kurallar hepinizce bilinmektedir ki, yüce Kur’an’da yazılı buyruklardır. İnsanlara duygu güzelliği ve bolluğu veren dinimiz son dindir. Mükemmel ve kusursuz dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe, tamamen uyuyor… Varlığın bütün kanunlarını yapan yüce Allah’tır…” demek suretiyle kendisinin ve Cumhuriyet rejiminin dine ve Kur’an’a saygılı olduğunu göstermiştir.

16 Mart 1923 tarihinde, Atatürk, Adana’da yaptığı konuşmasında özetle; “…Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altında küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Gerçek şudur ki, elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin gereğini öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Hangi şey ki akla, mantığa, kamu çıkarına uygundur. Biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur…” demek suretiyle dini kendi çıkarları uğruna alet edenlerin insanlığa ve memlekete verebilecekleri zararları ile dinin akla ve mantığa uygun olması gerektiğini ifade etmiştir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde meydana gelen terör olayları ile Menemen’deki irtica olayını aynı şablon içinde düşünmek, ayrıca Menemen’de Kubilay’ın şehit edilme olayını hafife almak büyük yanılgı aynı zamanda gizli menfur emellerinin açığa vurulmasıdır. 1980’li yıllarda terörle bütünleşen bölücü faaliyet, Türk-Kürt ayrımı esas almak üzere Sünni – Alevi çatışmasını da beraberinde getirmiştir. Amaç Türkiye’yi bölmek, parçalamak, parçalanan bölümlerinde ayrı devletler kurmaktır. Kökü dışarıda olan bu terör örgütleri uzun mücadelelerden sonra çökertilmiş, ele başıları yakalanmış ve hak ettikleri cezayı görmüşlerdir. Bu mücadele şehit düşen kahraman güvenlik personeli için de Türk Devleti halkı ile birlikte elinden gelen fedakârlığı yapmış ve halen yapmaktadır. İrticanın amacı ise, Türkiye Cumhuriyet’ini yıkarak dini esaslara dayalı bir devlet kurmaktır. Bu iki hain unsurun birleştikleri ortak nokta Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmaktır.

Sonuç

Cumhuriyet tarihinde ilk kez tarikat liderlerinin 11 Ocak 1997 tarihinde, milyarlık lüks otomobilleriyle zamanın Başbakanının, Başbakanlık binasında iftar yemeğine katılmaları, 1 Şubat 1997 günü Sincan Belediyesinin tertip ettiği Kudüs gecesinde İran Büyükelçisi’nin şeriat çağrısı yapması, 28 Şubat 1997 tarihinde Sn. Cumhurbaşkanı’nın, dönemin Başbakanına “laik düzenin korunması” konusunda uyarı mektubu göndermesi…

Refah Partisinin “Laiklik” ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi nedeni ile Anayasa Mahkemesinin 16 Ocak 1998 tarihli kararı ile kapatılması, ayrıca beyan ve eylemleri ile partisinin kapatılmasına neden olan altı üyesinin de milletvekilliğinin sona erdirilmesi, 02 Mayıs 1999 tarihinde TBMM’de yapılan yemin törenine, bir bayan milletvekilinin yasalara aykırı olarak başörtüsü ile gelmesi…

İrticai hareketlerinden dolayı Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiğinin kesilmesi gereken personelin ihraç kararına Ocak 2003 tarihinden bu yana Sn. Başbakan ve MSB tarafından muhalefet şerhinin konulması, Sn. Gnkur. Bşk.lığının 8 Ocak 2003 tarihinde “…TSK uzun yıllardır irticai hareketin engeli olarak görülmüş ve hedef alınmıştır… muhalefet şerhi koymakla şüphesiz irticai faaliyetlere bulaşanlara cesaret vermiştir.” Şeklinde ifade etmesi,

İzinsiz faaliyet gösteren Kur’an kurslarına verilen kapatma cezalarının TCK’da yapılan değişiklikle kaldırılması, Anayasa, Danıştay ve AİHM kararlarına rağmen türban yasağının Üniversitelerden ve Kamu Kuruluşlarından kaldırılması konusunda hükümetin bazı yetkililerince ısrar edilmesi, 23 Nisan 2006 günü TBMM’ de yapılan törende 21 yaşındaki bir öğrencinin kürsüye çıkarak “…Biz İmam Hatipli olarak önümüze hangi engeli koyarsanız koyun en zirveye çıkacağız…” ifadesine yer verilmesi,

17 Mayıs 2006 tarihinde Danıştay’ın verdiği başörtüsü kararına bir tepki olarak Danıştay’a yapılan ve bir üyenin öldürülmesi diğer dört üyenin de yaralanması ile sonuçlanan Danıştay saldırısı, Eylül 2006 ayı içerisinde İstanbul Fatih ilçesinde İsmail Ağa camiinde meydana gelen cinayet ve linç olayı, 1 Ekim 2006 tarihinde Sn. Cumhurbaşkanının TBMM kürsüsünde yaptığı konuşmada; “…irticai tabanın giderek genişletilmesi, kadrolaşma ve dini bireysellikten çıkararak toplumsallaştırma ve siyasete yansıtma çabalarının yoğunlaştırıldığını…” ifade etmesi, son olarak Sn. Gnkur. Bşk.’nın 2 Ekim 2006 günü Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada; “…Türkiye de irtica tehdidi vardır ve bu tehdide karşı her türlü önlem alınmalıdır.” şeklinde beyanda bulunması,

Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında Tarikat ve Cemaatlerin faaliyetlerin halen devam etmekte olduğunu, Müslümanlığın istismar edildiğini, gerici ve irticai tehdidin ve taassubun kaygı verici boyutlara ulaştığını, dinin ve Kur’anın siyasete alet edildiğini, bundan menfaat temin edilmeye çalışıldığını, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyet rejiminin yıkılarak yerine şeriat devletinin kurulmasının hedeflendiğini, vatandaşlarımızın arasına kin ve husumet tohumlarının ekilmeye çalışıldığı değerlendirilmektedir.



[1] Kubilay’ın ailesi, 1902 yılında Girit’ten Adana Kozan’a gelmiş, daha sonra Antalya’ya, oradan da İzmir’e gelip yerleşmişlerdi. Mustafa Fehmi Kubilay’ın babasının adı Hüseyin, annesinin adı Zeynep olup, 1906 yılında İzmir’de doğdu. 1926 yılında Bursa Öğretmen Okulu’nu bitirdi. 1928 yılında öğretmen Fatma Vedide ile Aydın’da evlendi. Askerlik görevini yedek subay olarak gittiği Menemen’de yaparken ayaklanan şeriatçılar tarafından 23 Aralık 1930 tarihinde başı kesilerek şehit edildi. Kubilay, ülkesini seven, Atatürk devrimlerine bağlı, milli konularda duygulu, inandığı ve bağlandığı fikirleri ısrarla savunan atak bir öğretmendi. Atğm. M. Fehmi Kubilay, Atatürkçü Düşünce Sisteminin temel taşı olan Laikliğe ve Cumhuriyetimize karşı yapılan haince saldırıların kurbanlarından birisidir.

[2] Hikmet Çetinkaya; Kubilay Olayı ve Tarikat Kampları, Çağdaş Yayınları, İstanbul, Mart 1995, s.16–17

[3] Kemal Üstün; Menemen Olayı ve Kubilay, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1981, s. 22, ayrıca; Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi, CD Koleksiyonu; Kls.: 135; D.: 1; F.: 1-49

[4] TBMM Zabıt Ceridesi, 25'nci İn’ikat, c. 25, (02 Şubat 1931), s. 76, ayrıca; Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi, CDİ Koleksiyonu; Kls.: 135; D.: 1; F.: 2-414

[5] ATASE Bşk.lığı Arşivi; Menemen Ayaklanması, Klasör No: 135, Dosya: 1, s. 48 (23 Aralık1930–08 Temmuz 1933)

[6] Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, III, Sayı:8, İzmir,1999, s, 183

[7] Cemaleddin Saraçoğlu; 23–30 Aralık 2958 Tarihleri Arasında Cumhuriyet Gazetesinde Yayımlanan Askeri Savcılık İddianamesi, (Bk. Kemal Üstün; s.60) ayrıca; Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi, CD Koleksiyonu, Kls.: 135, D.:1, F.: 1-51/2-414/1-14, D.: 2, F.: 2-535

[8] Kemal Üstün; s. 18 (Yeni Asır Gazetesi: 4 Ocak 1931 s.4)

[9] Cumhuriyet Gazetesi; 28 Aralık 1930, s. 1, ATATÜRK’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Ank.2006,s.608

[10] Milliyet Tan Gazetesi; 09 Şubat 1931

[11] TBMM Zabıt Ceridesi; 25'inci İn’ikat, c. 25 (02 Şubat 1931), s. 63

[12] a.g.e., s. 12

[13] TBMM Zabıt Ceridesi; 25’inci İn’ikat, c. 25 (02 Şubat 1931) s. 8 -10

[14] a.g.e., s. 13 -14

[15] Cumhuriyet Gazetesi; 08 Şubat 1931

[16] TBMM Zabıt Ceridesi; 25'inci İn’ikat, c. 25 (02 Şubat 1931), s.60 – 65

[17] Cumhuriyet Gazetesi; 01 Şubat 1931

[18] TBMM Zabıt Ceridesi; 25 inci İn’ikat, c. 25 (02. Şubat. 1931), s.26, 78, 85

[19] TBMM Zabıt Ceridesi; 25 inci İn’ikat, c. 25 (02. Şubat. 1931), s.1–4