FATİH SULTAN MEHMET’İN İSTANBUL’U FETHİ ve YENİÇAĞ’IN AÇILMASI

 

 

FATİH SULTAN MEHMET’İN

İSTANBUL’U FETHİ ve YENİÇAĞ’IN AÇILMASI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FATİH SULTAN MEHMET’İN İSTANBUL’U FETHİ

(29 MAYIS 1453 Salı)

 

 

 

 

 

1.  İSTANBUL’UN(Konstantinopolis)[1] FETHİNDEN ÖNCE İSTANBUL’A YAPILAN SEFERLER

Atilla Hun İmparatorluğu (447)

Büyük Hun İmparatoru Atilla (445-453); Bizans İmparatoru Theodosius II’ nin (408-450) ordularını, 447 senesinde Balkanlarda yenmiş ve Makedonya ile Trakya’yı ele geçirmiştir. Atilla, İstanbul üzerine yürümüş ve Büyükçekmece’ye kadar ilerlemiştir. Aynı sene Konstantinopolis (İstanbul) surlarına hücum etmiş ancak bu muhteşem surlar, aşılamadığı için Konstantinopolis ele geçirilmemiştir. Bizans İmparatoru Atilla’ya büyük miktarda tazminat ve her sene vergi verilmesi suretiyle surlara hücum edilmesinden vazgeçilmiştir.

 

Avar ve Pers kuşatması (626)

Konstantinopolis’in ilk kez 626’da Avarlar [2] ve Persler (Sâsânîler-İranlılar) tarafından kuşatıldı. Avarların elinde mancınıklar [3] gibi kuşatma makineleri ile düşmanın silahlarından korunmak amacıyla kullanılan zırhlı seyyar sığınaklar ve kuşatma kuleleri mevcuttu.  Avarlar, 29 Temmuz 626 tarihinde Konstantinopolis’e ulaştıklarında sığınakları, surların çevresine yerleştirilmişti. 31 Temmuz’da Theodosios Surları’nın tümü boyunca bir saldırı başlatıldı. Saldırının esas hedefi ise merkezi kesimde olup şimdiki Edirne kapısı ile Topkapı arasında bulunan Mesotihion bölgesi idi. Saldırı, kuzeyde Meryem Ana’nın bulunduğu Vlaherna’ya kadar uzadı. Kuşatma sırasında Avarlara Perslerde (Sâsânîler-İranlılar) katıldı. 7-8 Ağustos 626 gününe kadar devam etti. Ancak Bizans donanması tarafından Haliç’ten başlatılan abluka sonucu kuşatma başarısız oldu. Avarların Deniz Kuvvetlerinin olmayışı başarısızlığın önemli nedeni idi. Konstantinopolis surlarından içeriye girilemedi.

 

Arapların İstanbul (Konstantinopolis)  seferleri

Hazreti Peygamber, Kostantiniyye’nin (İstanbul) İslâm’ın fetihler dairesine dâhil olacağını tebşir  (müjdeleme) ile buna muvaffak olacak asker iyi bir asker ve emiri iyi bir emir olduğunu beyan (buyurmuş) idi.[4] Ayrıca Peygamber efendimiz tarafından İslâm adına muhakkak fethedilmesi gereken şehir olarak Bizans’ın baş şehri olan Kostantiniyye (İstanbul) işaret edilmiştir. Ebû Kabîl [5] isimli bir bahadırın (yiğit, cesur) bu konu ile ilgili verdiği haber ise;

“…Biz, ashabdan (Hz. Peygamberi görmek ve sohbetlerini dinlemek şerefini kazanmış kişiler) Abdullah b. Amr’ın (ö:65/684) bulunduğu bir toplulukta, İstanbul ve Roma’nın fethi konusunu müzakere ediyorduk. Bu arada Abdullah b. Amr, tuttuğu hadis (Hz. Peygamber’in kutsal sözü) notlarını sakladığı, kulpları da bulunan, sandığı istetti. Kapağını açtı. Ve içinden bir evrak çıkararak şöyle dedi:

- Biz, Resûlullah Efendimizin huzurlarında not tutar, söyledikleri hadisleri yazardık. Bir defa’sında, içimizden birisi sormuştu:

‘…Ya Resûlallah! Önce hangi şehir fethedilecektir: Kostantiniyye mi (İstanbul), yoksa Roma mı? ‘

Peygamber Efendimiz:

‘…Önce, Herakliyüs’ün şehri, yani Kostantiniyye (İstanbul) fethedilecektir.’ buyurdular.

Peygamber Efendimiz, pek çok şehir ve ülkenin fethedileceğini sadece işaret ederlerken, sıra İstanbul’a geldiğinde, - Onu fetheden kumandana ne mutlu – buyurarak, İstanbul’un fethine ayrı bir ağırlık vermişlerdir. İşte, Resul-i Ekrem Efendimizin bu husustaki müjdeli haberlerine – Fetih Hadîsi – diyoruz.

Fetih Hadisi’nin metni, eldeki bütün kaynaklarda aynı lâfızla (söz) rivayet edile gelmiştir. Rivayetler arasında bir değişiklik yoktur. Bu durum, hadisimizin, Risâletpenâh Efendimizin mübarek ağızlarından çıktığı şekliyle aynen tespit edildiğini göstermektedir. Metnin, Latin harfleri ile yazılışı şöyledir:

“ Le tüftehanne’l – Kostantiniyye. Ve le ni’me’l – emîru emîruhâ ve le ni’me’l – ceyşü zâlike’l – ceyş” Tercümesi: “Kostantiniyye [6] (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur!” [7] Bu sözler Araplar ve daha sonra Osmanlı Sultanları üzerinde etkili olmuş ve defalarca Konstantinopolis’i (İstanbul) zapt etmeğe teşebbüs etmişlerdi.

Bu Fetih Hadisi’nde ise; “eskilerin, -seyfullah’il-meslûl- dediği, Allah’ın çekilmiş kılıcı olan ordu! ...Müjdeyi veren isim Muhammed (s.a.v.), müjdeyi alanın ismi Mehmed, müjdeyi nesilden nesile aktaranın ismi ise Mehmetçik’dir.” Denilmektedir. İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedilmesinin önemli sebebi şüphesiz Fetih Hadisi’nin yönlendirmesi ve motive edici gücüdür. Peygamberimiz, İstanbul’un fethinden daha 8 asır önce, bir gün mutlaka gerçekleşecek olan bu hadiseyi (İstanbul’un fethi) haber vererek Müslümanları buraya yönlendirmişti. [8]

İstanbul üzerine yürümek, hem din ve dünya cennetine sefer etmek demekti. İşte bu ülkü, Hilafet tarihinin daha ilk yıllarından itibaren Arapların Bizans topraklarına defalarca akın etmeleri ve üst üste seferler açmaları için Müslümanları teşvik etmişti. Emeviler ile Abbasilerin 655 tarihinden 782 tarihine kadar 127 sene içerisinde beş İstanbul seferi gerçekleşmiştir. Arap seferlerinin birincisi, ilk dört Halife’nin üçüncüsü olan Hazreti Osman devrinde, üçü Emeviler zamanında  (661-750) ve biride Abbasiler döneminde (750-1258) yapılmıştır.

A. 655 tarihinde gerçekleştirilen birinci sefer, Halife Hazreti Osman döneminde, o zaman Suriye Valiliğinde bulunan ve bir süre sonra ilk Emevi Halifesi olan Muâviye tarafından açılmıştır. Arapların bu ilk teşebbüsü bir deniz seferidir. Abdullah İbni Ebi Sarh komutasındaki bu Arap donanması, Konstantinopolis’e (İstanbul) karşı ilk deniz seferi gerçekleştirildi. Arap Donanması, Anadolu’nun güneybatı sahillerinde Antalya vilayetindeki Finike önlerinde İmparator II. Konstans’ın (641-688) bizzat komuta ettiği Bizans donanması ile karşılaştı. Zâtü’s-Savârî Savaşı diye bilinen çetin bir mücadeleye tutuştu. Bu deniz savaşında, İslam donanması, Bizans donanmasını mağlup etmesine rağmen İstanbul’a kadar gidememiştir.

B. Konstantin’e karşı İkinci sefer, Ermenistan valisi Saborios’un,  Bizans İmparatoru II. Konstans’a isyan etmesi ve Hz. Muâviye’den yardım istemesi üzerine 668 yılında gerçekleşmiştir. Fadale bin Ubeyd el – Ensârî komutasında oluşturulan bir İslam Kara Ordusu, Malatya - Kayseri – Eskişehir istikametini takip ederek Kadıköy’e kadar geldi. Uzun yolculuk ve soğuklar nedeni ile İslam ordusu büyük kayıplar verdi.  Ordu kışı Kadıköy’de geçirdi. 669 yılının ilkbaharında Halife’nin oğlu Yezid komutasında takviye kuvvetler gönderildi. Boğaz geçilerek Konstantinopolis (İstanbul) kuşatıldı. Ancak surları aşmak mümkün olmadı. Kış mevsiminin yaklaşılması üzerine İslam Ordusu Suriye’ye döndü.[9] Bu kuşatmaya biz Türklerin Eyüp Sultan olarak bildiğimiz “Ebu Eyyûb el – Ensârî” [10] künyesi ile bilinen Hâlid İbni Zeyd de katılmıştır. İstanbul bu seferle ilk defa Müslümanlar tarafından ciddi olarak kuşatılmıştır. Hz. Peygamberin bayraktarı Hz. Eyüp bu muhasarada şehit olmuştu.

C. 674-680 tarihlerinde yapılan üçüncü harekât, Muaviye’nin son yıllarında gerçekleşmiştir. Şehir bu kez de karadan ve denizden olmak üzere 6 sene kuşatılmıştır. Ancak İslam orduları bu seferlerden de bir sonuç alamamıştır.

D. Emevi Halifelerinden Süleyman İbni Abdülmelik devrinde bu Halifenin kardeşi Mesleme’nin (Maslama/ünlü Arap Komutanı) idare ettiği dördüncü sefer 717 tarihinde başlatılmış, İstanbul Araplar tarafından karadan ve denizden kuşatılmış, donanma Haliç’in önündeki zincire kadar sokulmuşsa da şehir fethedilememiştir. Bizanslıların İstanbul’a ilk defa Galata’da Beyoğlu ilçesinde Perşembe Pazarı’nda bir kilisenin yerine bir Arap cami [11] oluşturulmasına mecbur kalmaları bu seferin kazanımları arasındadır


 

 

E. Konstantinopolis’e (İstanbul) beşinci ve sonuncu sefer, Abbasiler döneminde, Abbasi halifelerinden El Mehdi (775-785) devrinde yapılmış ve 782 tarihinde gerçekleşen bu sefere Halife’nin ünlü oğlu Harun Reşit komuta etmiştir. İzmit’teki Bizans kuvvetleri, İslam ordusu tarafından mağlup edilmiş ve Üsküdar’a kadar yaklaşılmıştır. Bu uzun seferde İstanbul kuşatılamamışsa da Abbasi ordusu Boğaziçi sahillerine kadar gelip dayanmıştır. Bizans İmparatoru VI. Konstantinos (780-797) adına devleti idare eden İrene, yıllık vergi vermeyi kabul ederek Harun Reşit ile barış yapmış yapmak mecburiyetinde kalmıştır. Harun Reşit ise ordusu ile birlikte kuşatmayı kaldırarak Bağdat’a dönmüştür.

Sonuç olarak Emeviler ve Abbasiler döneminde gerçekleştirilen Arap ordularının yaptıkları bu beş sefer içinde Konstantinopolis (İstanbul) ancak iki defa fiilen kuşatılabilmiştir.[12] İstanbul ideali, Araplardan sonra Türkler tarafından benimsenmiş ve devam ettirilmiştir.

 

Bulgar Hanı Krum’un kuşatması, 813

Bizans İmparatoru I. Nikiforos (802-811), 811 yılında Krum komutasındaki Bulgarlara karşı yapılan muharebede öldürülmüştü. Bulgar Ordusu,  813 yılında Konstantinopolis’in (İstanbul), altın kapı surlarının önüne gelmiş ve insan kurban ederek Bizans askerlerine gözdağı vermişti. Bizans İmparatoru V. Leon (813-820), Bulgarlara müzakere teklif ettiğinden dolayı Bulgarlar tarafından surlara ciddi bir saldırı olmamıştı. Ancak bu arada İmparator Leon; İraklios Surlarının (Vlaherna Sarayı) kuzey ucunda Bulgarlarla yapılan görüşmeler sırasında Bulgar Hanı Krum’a üç okçu ile pusu kurmuştu. Bu pusuda Krum yaralanmış ve ordusu ile birlikte Bulgaristan’a dönmek üzere Konstantinopolis’i terk etmişti.

 

Haçlı Seferleri, 1097 ve 1204

1097 tarihinde gerçekleştirilen I. Haçlı Seferinde, Haçlı askerleri Konstantinopolis (İstanbul) surlarına saldırmış ancak başarılı olamamışlardı. 1204 tarihinde yapılan IV. Haçlı Seferinde ise, kentin 1453’te Osmanlıların eline geçmesinden önce surlarda gedik açan tek olaydı.

Bizans İmparatoru II. İsaakios’un (1203-1204) oğlu Aleksios Angelos’un, tahta hak talep etmek için yardım istemesi üzerine Haclı Ordusu Konstantinopolis’e yönelmiştir. Haçlılar dindaş Hıristiyanlara saldırma konusunda gönülsüzlerdi. Aleksios’u Bizans tahtına çıkarmayı kararlaştıran Haçlılarla Venedikliler, 1203’te Konstantinopolis’e karadan ve denizden bir saldırı düzenlediler. Haclı Deniz kuvvetlerince Haliç’in ağzındaki heybetli zincir kırıldı. Haclı Ordusu, Vlaherna semtine bakan tepenin üstünde kuşatma mevzilerini tuttu. Haliç’teki gemilerden mancınıklar ve merdivenlerle surlara hücum edildi. Bizanslılar kenti surlara ait burçların tepelerindeki mazgallardan şiddetle savundular.

Haçlılar (Flaman-Norman ve Venedik) 12 Nisan 1204 tarihinde denizden yeniden Konstantinopolis surlarına saldırdılar. Sonunda surlarda birkaç şövalyenin aynı anda sürünerek içinden geçebileceği kadar küçük delikler açmayı ayrıca Venediklilerde denizden hücum merdivenleriyle surlara tırmanmayı başarmışlardı. Haliç’e bakan Petria (Petrion-Fener) Kapısına en yakın noktada, iki haclı askeri burca ilk defa çıkmışlardı. Peter adlı bir şövalyede oradaki kapıdan (Petria) içeriye girdi. Haclılar, Haliç’in kuzey batısında daha önce yakıp yıktıkları Vlaherna bölgesini ele geçirdikten sonra Konstantinopolis’i üç gün boyunca yağmaladılar.

Bizans İmparatoru V. Aleksios Murzuflos da (1204) artık mukavemetin mümkün olmadığına karar vererek, bir gemiye binerek kaçmış ve İmparatorluk makamı fiilen boşalmıştı. İmparator Aleksios’ un yerine ise daha sonra damadı olan I.Theodore Laskaris (1204-1222), İmparator olarak tayin edildi. Bu arada birçok antik eserler çalınmış ve yok edilmişti. Konstantinopolis’in batısındaki kara surlarının güneyinde bulunan Altın Kapıya ulaştıklarında orada yeni yapılan surları da yıktılar. Bugün surların birçok yıkık kesimi; Haçlı Ordusunun bu saldırısı ve Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederken surlara yaptığı top atışlarından kalmadır. Konstantinopolis surlarına Osmanlılar tarafından yapılan başlıca ilave,  kara surların güney ucunda inşa edilen Yedikule Hisarı’dır.[13]

Haclılar böylece, yağmaladıkları şehrin yıkıntıları üzerinde bir Latin İmparatorluğu kurdular. 1204 yılına rastlayan bu IV. Haclı Seferi, eski Batı Roma İmparatorluğu’na son vermişti. İmparatorluğun ileri gelen yöneticileri, XIII. Yüzyıl ortalarına kadar Küçük Asya’nın (Anadolu) kuzeybatısındaki Nikaia’da (İznik) sürgünde kaldıktan sonra Konstantinopolis’i yeniden ele geçirerek Latin İmparatorluğunu ortadan kaldırdılar. VIII. Mikail Paleologos’un  (Palaiologos) (1259-1282); 1259 yılında kurduğu bu yeni (Bizans) İmparatorluğu, doğudaki Hıristiyanlar üzerinde tek etkili güç değildi.[14]

 

 

Türk Selçuklu Devleti ile Anadolu da kurulan Türk Beyliklerinin (1077-1308) Konstantinopolis / İstanbul ideali

Abbasilerden sonra, Büyük Selçuklu Devleti kurucusu Çağrı Bey ve Sultan Tuğrul Bey’in de askeri ve siyasi hareketlerine yön veren idealin, İstanbul’un fethedilmesi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Anadolu’ya yapılan büyük akımların hedefi, İstanbul yolunu açmak olmuştur. İbn’ül-Esîr; vaktiyle yapılıp sonradan harap olan İstanbul Camii’nin (Arap Cami)1049 tarihinde Bizanslılar tarafından tamir ve imar edilip burada Tuğrul Bey namına hutbe okunduğunu yazmaktadır. Aynı kaynağa göre İstanbul Cami, Emeviler devrinde gerçekleşen dördüncü Arap seferinde, Mesleme’nin yaptırmış olduğu camidir. Bizans İmparatoru, Tuğrul Bey’e hoş görünmek için cami ile beraber minaresini de tamir ettirdiği gibi, içine kandiller astırmış ve mihrabına da Selçuklu armasına işaret olmak üzere bir okla yay koydurmuştur.[15]

Türk Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın 1071 Malazgirt zaferinden sonra, Türk Ordusu; 1073 tarihinde Kapıdağ (Bandırma/Erdek yakınında) yarımadasından Üsküdar ve Kadıköy ile Marmara Denizi ve Boğaziçi’nin Anadolu sahillerine kadar bölgeye hâkim olmuşlardır. Türkler, 1081 senesinde Üsküdar’ı fethedip burasını askeri üs edinerek İstanbul’u tehdide başlamışlardır. Hatta Boğazı geçip İstanbul’a doğru hamle yapmaları, Türklerin İstanbul’u fethi konusundaki ideallerini göstermişlerdir. Ancak, aynı yüzyılın son senelerinde, Doğu Roma’yı Türk tehdidinden kurtarıp İslâmiyet’i imha etmek için Avrupalıların açtıkları ilk Haçlı Seferi üzerine, Kocaeli Yarımadasındaki Türk kuvvetleri içeriye doğru çekilip Anadolu’nun Kuzey Batısı yeniden Bizanslıların hâkimiyetine geçmiştir. Anadolu Selçukluların, Bizans’a yakın olmak için Konya’dan önce merkez edinmiş oldukları İznik şehri de elden çıkmış, sonuçta o havali yeniden Bizans idaresine geçmiştir. Böylece de Türklerin en büyük ideal yolu kapanmış ve bu yüzden de İstanbul’un fethi, Fatih devrine kadar yaklaşık 400 yıl gecikmiştir. Bu milli idealin gerçekleşmesi uğrunda en önemli hamleler, Osmanlı Türklerinin Rumeli’ye yerleşmelerinden itibaren başlamıştır.

Osmanlı Devletinden önce Anadolu’da kurulan diğer Türk devletleri ile beylikleri de İstanbul’u fethetme idealini her zaman canlı tuttular. Bunlardan Anadolu Selçuklularından Danişmentli Beyliği’nin kurucusu olan Melih Ahmed Gazi, huzurunda toplanan mecliste, “…Evvelâ Kostantiniyye fethine gidelim. Mevlâ (Allah) mu’în (yardım ederse) olursa Kaysar-ı Rum’u (Bizans İmparatorluğu) helâk edelim ve Battal Gazi Mescidi ki harap etmişlerdir, anı (onu) şenlendirelim…” [16] Diye karar alınmıştır.

 

Osmanlı Devleti döneminde İstanbul’un Konstantinopolis / İstanbul kuşatılma teşebbüsleri

 

Sultan I. Murat (1362-1389)

Osmanlı Padişahı Sultan I.Murat (Saltanatı 1362-1389); 1365’te Başkenti Edirne’ye taşımış ve bu suretle Konstantinopolis ve etrafının, deniz yolu dışında çevresi ile bağlantısı kesilmiş oluyordu. Şehrin Asya topraklarındaki bölümü de zaten Türklerin elindeydi. 1386 yılında Sultan I. Murat’ın imparatorluğu, batıdaki Arnavutluk sınırı yakınında bulunan Manastır’a, kuzey’de ise Niş’e kadar uzanıyordu. 1387’de dört yıldan beri kuşatma altındaki Selanik şehri de teslim olmuştu. (Kroki-1) I. Murat, 15 Haziran 1389’da bir Sırp tarafından hançerle öldürülmüş ve yerine oğlu I. Beyazıt (Yıldırım Beyazıt) geçmişti. I. Murat, saltanat sürdüğü otuz yıllık sürede, babası Orhan bey’den (saltanatı:1324-1362) miras olarak kalan ordusunu, güneydoğu Avrupa’nın en büyük askeri gücü haline getirmiştir.

 

Yıldırım Beyazıd (1389-1403)

Osmanlı tarihinde tam 7 defa İstanbul kuşatması vardır. Fatih’ten önce fetih fikrinin en büyük temsilcisi, Yıldırım Beyazıd (I.Sultan Murat’ın oğlu / I.Beyazıd; saltanatı: 1389-1403) İstanbul’u fethe yönelik olarak 2 ile 4 senelik aralıklarla tam 4 defa kuşatmaya teşebbüs etmiştir. 1389 tarihinde gerçekleşen Kosova Zaferi’ni müteakip Hıristiyanlar ile bir anlaşma yaptı. Rumeli’de Osmanlı hâkimiyetini sağlamlaştıran Yıldırım Beyazıd, Bizans’a karşı etkili bir politika izlemeye başlamıştı. Beyazıd, 1390 ilkbaharında Edirne’den İstanbul’a hareket etti. Yıldırım Beyazıd’ın ilk İstanbul kuşatması 1391 tarihindedir. 7 ay süren bu kuşatma Macarların (Osmanlı Devletine karşı) taarruz hazırlıkları üzerine İstanbul uzaktan ablukaya alınmıştır. Bu abluka sonucunda ise Bizans İmparatorluğu tarafından;

A. İstanbul’da bir Türk mahallesinin kurulması, bu maksatla Bizans hükümeti tarafından 700 ev verilmesi, ayrıca Sirkeci’de bir Türk mahkemesinin faaliyete geçirilerek bu mahkemeye Osmanlı Devletince bir kadı tayin edilmesi, bununla birlikte İstanbul’da bir cami yapılması,

B. Şehrin dışında Galata’dan Kâğıthane’ye kadar olan arazinin Türklere bırakılması, buraya bir Türk garnizonunun yerleştirilmesi ve Osmanlı hazinesine her sene 10.000 altın haraç verilmesi kabul edilmiştir.[17]

Bizanslıların, yukarıdaki şartlardan bazılarını uygulamaya koymamalarından dolayı Yıldırım Beyazıd, İstanbul’a ikinci kuşatmayı, 1395 tarihinde gerçekleşmiştir. Ancak topların olmaması nedeni ile İstanbul surlar aşılamamış ve dolaysıyla bir sonuç alınamamıştır. Beyazıd, Boğaziçi’nde müstahkem bir kale olan Anadoluhisarı’nın inşa ettirdikten sonra Bizans İmparatoru II. Manuel’den (1391-1425) şehrin derhal teslimini istemiştir. Ancak bu istek Bizans İmparatoru tarafından ret edilince, 1397 senesinin bahar mevsimi ile birlikte üçüncü kuşatma başlamıştır. Fakat bundan da bir sonuç alınamamıştır. Ancak Bizans hükümetince; İstanbul’da bir Türk Mahallesi kurularak, burada bir cami ve bir mahkeme yapılması, hutbe ve sikkenin padişah adına okunması ve vergi ödenmesinin kabul edilmesi üzerine kuşatma kaldırılmıştır. Bu maksatla Göynük ve Taraklı-Yenicesi’den getirilen bir kısım Türkmen ahalisi İstanbul’da iskân edilmiştir. Ayrıca bir cami de inşa edilmiştir. Fakat 1402’de gerçekleşen Ankara Savaşı’ndan sonra bu ahali, İstanbul’dan çıkarılarak Tekirdağ civarına gönderilmiştir.[18] İstanbul’un fethedilememesinin en önemli sebeplerinden birisi ise, yine topçuluğun henüz gerektiği kadar gelişmemesi ve kuşatmada etkili bir şekilde kullanılamayışı gerekçe olarak gösterilebilir.

Yıldırım Beyazıd tarafından 1400 tarihinde İstanbul’a yapılan ve yaklaşık dört ay kadar süren dördüncü kuşatma ise, Timurlenk’in [19] Anadolu’da Osmanlı topraklarına yaptığı saldırılarından dolayı başarısız olmuştur. 28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara civarında yapılan savaşta Timur Ordusu, Osmanlı Ordusunu mağlup ederek Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt’ı esir almıştı. Bu durum Bizans İmparatorluğunun yarım asır kadar daha yaşamasını temin etmiştir.

Ayrıca Bizans İmparatoru’nun; Yıldırım Beyazıd’ın oğlu Musa Çelebiye karşı Anadolu’daki küçük kardeşi Mehmet Çelebi ile işbirliği ederek Osmanlı şehzadelerinin saltanat mücadelesinden yararlanmaları da, İstanbul’un fethini geciktiren nedenlerinden birisidir.

 

II. Murat (1421-1451)

II. Mehmet’in (Fatih) babası Osmanlı Padişahı Sultan II. Murat [20] (Saltanatı,1421-1444,1446-1451) Edirne’de saray ordusu içinde topçu ve top taşıyıcı sınıfını kurarak yeni bir savaş gücünün alt yapısını oluşturmuştu. Sultan II. Murat, 1422 yılında ilk kez Konstantinopolis’i (İstanbul / Bizans İmparatorluğunun başkenti) kuşatmasında kullanılan bu toplar, surlara karşı yeterli derecede etkili olamamıştı.

20 Haziran 1422 tarihinde Türk Ordusunun büyük kısmı Konstantin (İstanbul) önüne geldi. Ordu Altın kapıdan Ksiloporta Kapısı ve Haliç’e kadar devam eden bölgede yerleşti. (Harita-2) Türk askeri, tekerlekler üzerinde müteharrik kuleler yaparak öküzlerle çektirmek suretiyle burç ve surlara yaklaştırdılar. Bunların bazılarının yükseklikleri, surları aşıyordu. Kuleler tahtadan yapılmış ve demir kenetlerle birleştirilmişti. Aynı zamanda surların altından geçerek, şehre çıkmak üzere gizli yollar açmaya da teşebbüs edildi. Surlar topçu ateşi ile tahribe başlandı.

24 Ağustos 1422 günü Türk Ordusunun genel hücumu başladı. Önce ok atışı ile surları savunanlar sindirildi. Bundan sonra Türk askerleri merdiven ve kancalarla surlara tırmanmaya başladılar. Bizanslılarda ok ve taş atmak suretiyle mukabele ettiler. Bizans kadınları da harbe iştirak ederek taş taşıyorlar ayrıca kocalarını teşvik ediyorlardı. Taarruz akşama kadar bütün şiddeti ile devam etmiş ve sonuçta Bizanslılar yaptıkları başarılı savunmaları ile muvaffak olmuş ve aynı günün akşamı Türk birlikleri ordugâhlarına çekilmişlerdi.

Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos, Sultan Murat’ın tahta çıktığı sırada Sancak beyi olduğu Hamid ilinden (Isparta-Burdur civarı) kaçarak Karamanoğlu himayesine iltica etmiş olan Şehzade Mustafa’yı, Osmanlı Devletine karşı isyana teşvik etmişti. Şehzade Mustafa birçok taraftar toplayarak Osmanlı toprağı olan İznik’e gelmiş ve 40 gün muhasaradan sonra İznik’i zapt etmişti. İsyanın bu şekilde tehlikeli bir hal aldığını fark eden Sultan II. Murat, İstanbul kuşatmasını kaldırmaya ve Anadolu’ya geçmeye mecbur kalmıştı. Sultan Murat, kuvvetleri ile İznik’i basmış ve Şehzade Mustafa yakalanarak öldürülmüştü.[21]

Sultan Murat, 11 Kasım 1444’te Varna’da (Bugünkü Bulgaristan’ın Kara Deniz’de ki sahil kenti) Haçlı Ordusunu bozguna uğratmış ve Kral Laszlo ile Kardinal Cesarini savaş alanında ölmüşlerdi. Balkanlarda Tuna’ya kadar uzanan geniş topraklar üzerindeki Osmanlı egemenliği bu zaferle yeniden güçlenmişti.[22]

Osmanlı Padişahı II. Murat, 1446 yılının Aralık ayının başında da Konstantinopolis surlarına uzun namlulu toplarla hücum etmiş, surlarda ancak 5 günde gedik açılabilmiş fakat kuşatma başarılı olamamıştı. Bizans İmparatoru Konstantinus hayatını zor kurtarmıştı.

1446’da Osmanlı Devleti aleyhine Hündayi Yanoş komutası altında Macar ve Sırp hükümdarlarının dâhil oldukları büyük Haçlı Ordusu, Osmanlı Devletinin toprakları olan Balkanlardan geçmiş ve Niş  (Bugün Bulgaristan sınırının batısında Sırbistan topraklarında) önünde Osmanlı-Rumeli eyaletleri ordularını yenmişti. Haclı Ordusu Bulgaristan’dan geçerek Varna’da Karadeniz kıyısına varmıştı. Tekrar Osmanlı Ordusu komutanlığına çağrılan Sultan II. Murat, hemen oluşturulan bir ordu ile Haclılar üzerine yürüyüp 10 Kasım 1446 tarihinde Varna Savaşı’ndan galip gelmiş ve Haclı Ordusunu mağlup etmişti. Macar Kıralı, Papa temsilcisi Kardinal gibi Haçlı Seferi idarecileri de bu savaşta ölmüşlerdi.

Macarlar, Balkanlarda Osmanlı gücünü kırmak için son bir girişimde bulunmuş, yapılan İkinci Kosova Savaşı ile Osmanlı Devleti önemli kayıp vermesine rağmen galip gelerek yenilmezliğini pekiştirmiştir. Bu savaşta Şehzade II. Mehmet de babasının yanında bulunmuş ve büyük tecrübe edinmiştir.

Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğunun varisi olan XI. Kostantin ve Kardeşi Demetrios Paleologos arasında kimin imparator olacağı konusundaki uyuşmazlık baş göstermiş ve her iki kardeşin taraftarlarınca, yıllık tazminat verip vasalı oldukları Osmanlı Sultanı II. Murat’tan bu uyuşmazlığı halletmesi istenmişti. Osmanlı Padişahı Sultan II. Murat ise XI. Konstantin’in Bizans Doğu Roma İmparatoru olmasını kabul etmiştir. 6 Ocak 1448’de Konstantin, XI. Konstantin Paleologos Drageses adı ile Bizans (Roma) İmparatoru ilan edilmiştir. Sultan II. Murat 3 Şubat 1451’de ölünce yerine 19 yaşındaki oğlu II. Mehmet ikinci defa Osmanlı Devletinin sultanı olmuştur. Osmanlı padişahı fatih sultan Mehmet [23] 1453 yılında İstanbul’u fethetmek suretiyle orta çağı kapatmış ve yeniçağı açmıştır.


2. BÖLGENİN COĞRAFİ VE FİZİKİ HARİTASI

Bugünkü İstanbul ve Marmara bölgelerine ait coğrafi ve fiziki harita aşağıda gösterilmiştir.


 

3. İSTANBUL’UN (KONSTANTİNOPOLİS) FETHEDİLMESİNİN SEBEPLERİ

A- Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de Tuna Nehrine kadar Balkanları işgal etmeleri ile Avrupa ile Asya (Anadolu) arasında kalan boğazların (İstanbul ve Çanakkale Boğazları) ve Karadeniz ve Akdeniz’i birleştiren, Avrupa ve Asya coğrafyası arasında köprü olan Jeopolitik konumda bulunan İstanbul’un fethedilmesinin zaruret haline gelmesi…  İstanbul şehri Bizans İmparatorluğu elinde bulunduğu müddetçe Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye ve Balkanlara tamamen hâkim olamayacağı düşüncesi,

B- İstanbul’un, Rumeli ile Anadolu’nun birleştiği noktada bulunması, bir savaş durumunda, Anadolu’daki Türk askerinin Rumeli’ye ve Rumeli deki Türk askerinin Anadolu’ya geçişini sağlamak amacının güdülmesi… Ayrıca Bizans İmparatorluğunun merkezi Konstantin’in (İstanbul), dünya ticaret merkezinin biri olması ve doğu ve batı arasında ticaret yolu üzerinde bulunması dolaysıyla bu şehrin fethedilmesiyle Osmanlı Devletinin, iktisadi ve ekonomik hayatının genişletilmesinin arzu edilmesi,

C- Sultan II. Mehmet’in, Hıristiyan kenti olan Konstantinopolis’i fethetme ile Roma ve Bizans İmparatorluğuna son verilerek mirasına ve sınırlara hâkim sahip olma arzusu, ayrıca bu kentin, Bizanslıların, Batı Devletlerinin ya da Haçlıların elinde olduğu müddetçe Osmanlı Devletinin asla güvende olamayacağı, tehdit oluşturacağı endişesi,

D- Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet’in;

“Gaza, babalarımızın durumunda olduğu bizim de temel görevimiz, Mülklerimizin orta yerinde duran Konstantiniyye, düşmanlarımızı koruyup bize karşı kışkırtıyorlar, dolaysıyla bu kentin fethinin, Osmanlı Devleti’nin geleceği ve güvenliği için zaruridir.” [24] Düşüncesinde olması ve bunu ifade etmesi,

E- Hz. Peygamber Efendimizin; “Kostantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu, fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur! ” [25] Şeklindeki sözlerinin; Osmanlı Padişahlarının Konstantin’e sefer açmalarına ve daha sonra fethetmelerinde etkisinin büyük olması,

F- I. Napolyon’un [26] ; XIX. asır başlarında söylediği; “…İstanbul, başlı başına bir memlekettir. Kim orayı elde ederse, dünyaya hükmeder.” [27] Şeklindeki sözü, dün ve dünden önce ne kadar geçerli idiyse, bugün de bu geçerliliğini aynen korumakta ve İstanbul’un fethinin ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.

 

4. SULTAN II. MEHMET’İN İLK SEFERİ VE KARAMAN BEYLİĞİNİN ORTADAN KALDIRILMASI

Sultan Mehmet, ilk seferini; her fırsatta Osmanlılara karşı hasma ne bir tutum sergileyen ve Osmanlılar aleyhine Venediklilerle irtibat tesis eden Karamanoğlu İbrahim Bey’e karşı yaptı. II. Mehmet, Hun naibi Yanoş Huniadi (Orta Çağ Macar Ordu Komutanı) ile üç senelik bir sulh antlaşması yapmak suretiyle kendini ve Osmanlı Devletini güvenceye aldıktan sonra Karaman Beyi aleyhine sefer açmayı uygun görmüştür. Sultan II. Mehmet, ordusu ile Bursa ve Kütahya’yı geçtikten sonra Akşehir ve Beyşehir üzerine geldiği zaman Karaman Beyi İbrahim Bey, karşı koyamayarak güneye Anamur’a doğru Ermenek mıntıkasına çekilerek sulh için müracaat etmiştir. Karaman Beyi İbrahim Bey; Sultan II. Murat zamanında önceden işgal edilen şimdiki göller yöresinde bulunan Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir’i terk etmiştir. Sonunda 1466 yılında anlaşma yapılarak bu yerler yeniden Osmanlı topraklarına dâhil edilmiştir.[28] Sultan II. Mehmet daha sonra Karaman Hükümdarı İbrahim Bey’in kızı ile evlenmişti.

 

5. BİZANS İMPARATORU KOSTANTİN’İN, ŞEHZADE ORHAN’I KULLANARAK OSMANLI DEVLETİNE TEHDİTTE BULUNMASI

Sultan II. Mehmet’in ilk hükümdarlığı zamanında Bizans İmparatoru Yuannis, Osmanlı Şehzadesi Orhan’ı (Bizans İmparatorluğuna sığınmış olan Şehzade Orhan’ın kimin oğlu olduğu hakkında kayıtlar birbirini tutmamaktadır.) Osmanlı toprakları olan Rumeli’ye göndermiş o da Balkan dağlarının kuzeyinde Osmanlı devleti aleyhine faaliyete bulunmuşsa da, üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleri karşısında Karadeniz sahiline kaçıp Midye’den İstanbul’a gelmişti. (1444 sonbahar)

Bizans İmparatoru (Doğu Roma İmparatoru) XI. Konstantin [29]; İstanbul’da (Kostantiniyye / Konstantinopolis) bulunan Şehzade Orhan’ın her sene verilmekte olan Tahsisatı’nın masrafına yetişmemesi dolaysıyla arttırılmasını Osmanlı Devletinden istemekteydi. Aksi takdirde Şehzade Orhan’ı tekrar Rumeli’ye göndereceği tehdidinde bulunuyordu. Bunu öğrenen Vezir-i azam Çandarlı zade Halil Paşa Bizans elçilerine hitaben;

“…Ey akılsız Rûm-ililer! Sultan Murat, vicdanının doğruluğundan ve ahlakının yumuşaklığından dolayı hakkınızda iyilik etmek isterdi. Lakin yeni padişahım Mehmet öyle değildir.[30] Âdetiniz olduğu üzere uydurduğunuz sözlerle bizleri korkutmak istiyorsunuz.  Biz çocuk değiliz. Elinizden ne gelirse yapınız. Orhan’ı (Şehzade) Trakya’ya padişah yapmak istiyorsanız hiç durmayınız. Macarları da getirmek istiyorsanız davet ediniz. Yalnız şunu biliniz ki hiçbir şeye muvaffak olamayacaksınız. Bilakis ellerinizdekileri de kaybedeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi padişahıma arz edeceğim. O ne arzu ederse o olacak.” [31] Demiştir. Sultan Mehmet ise, Şehzade Orhan’ın tahsisatı için ayrılan varidatın (gelir) Bizans’a verilmemesini emretti.

6. RUMELİHİSARI KALESİNİN (BOĞAZKESEN KALESİ) YAPILMASI

Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de Tuna Nehrine kadar Balkanları işgal etmeleri, Avrupa ile Asya (Anadolu) arasında kalan İstanbul’un da alınmasını zaruri kılmıştı. Sultan Mehmet’in tahta çıkmadan evvel Bizans İmparatorluğu’nun elinde; Çorlu, Silivri, Marmara Ereğlisi ile Karadeniz sahiline yakın Vize, Midye gibi şehir ve müstahkem kaleleri kalmıştı. (Kroki-1)

Sultan II. Mehmet, Karaman seferinden sonra babası Sultan II. Murat’ın daha önce geçtiği yerden, İstanbul boğazına gelip I.Beyazıt’ın (Yıldırım) 1395 tarihinde Jupiter-Urius mabedinin enkazı üzerine yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın (Güzelce Hisar) karşısına, Boğazkesen Hisarı denilen Rumeli Hisarı’nın yapılması emrini verdi. Sultan Mehmet’in düşüncesi; Bizans İmparatorluğuna Karadeniz’den gelecek her türlü yardıma engel olmak ve İstanbul Boğazında ki iki sahil arasında karşıdan karşıya geçişi temin etmekti. Bunun için de II. Mehmet, Anadolu ve Rumeli’ye fermanlar göndererek bin nefer inşaat ustası ve o nispette amele ve kireççi ile birlikte inşaata ait malzemelerin ilkbahara kadar hazırlanmasını emretmiş ve İstanbul boğazında bir kale yapılacağını bildirmiştir.

Sultan Mehmet’in kale yaptırmak istediği mevki, Bizanslıların Hermaneum Promontaium dedikleri İstanbul Boğazı’nın en dar yeri olup çok eski devirlerde de buradan karşı sahile asker geçirilmiş olduğu söylenilir. Rivayete göre İskitlere karşı sefer yapan Dara, ordusuna köprü kurdurup buradan karşıya geçmişti. Boğazın bu dar yerinden düşman gemilerinin geçmesine de müsaade edilmeyerek İstanbul’un erzaksız kalmasına sebep verilmekteydi.

Boğaz’ın Rumeli tarafına bir kalenin inşa edildiğini gören Bizans İmparatoru Kostantin, Edirne’ye elçiler göndererek Rumeli Hisarı kalesinin yapılmamasını bunun için de her fedakârlığı yapacaklarını bildirmişti. Ancak Sultan Mehmet, imparatorun gönderdiği elçiler vasıtasıyla söylenenleri dinledikten sonra;

“…Ben şehirden bir şey almıyorum. Şehrin hendekten dışarı hiçbir yeri yoktur. Bundan dolayı Boğaz’da kale yaptırmama mani olmaya da hakkınız yoktur. Anadolu yakasındaki kaleler, burada oturan halk ve gayri meskûn yerler benimdir. Macar kralı üzerimize yürüdüğü zaman, o (Macarlar) karadan gelirken Frenklerin kadırgaları Çanakkale boğazına gelerek ve Gelibolu boğazını kapatarak babamın (II. Murat) Trakya’ya (Rumeli’ye) geçmesine mani oldular. O zaman babam Mukaddes ağzın (Sarayburnu ile Üsküdar arasına verilen isim) yukarısına çıkarak babasının (I.Mehmet / dedesinin) inşa eylediği kaleye yakın bir yerde Allah’ın inayeti ile ve kayıklarla (Ceneviz gemileriyle) boğazı geçti. Siz babamın boğazı geçmek için ne zorluklara katlandığını bilirsiniz. Babamın İstanbul boğazını geçmemesi için İmparatorluğun kadırgaları istikşaf atta (keşif faaliyetlerinde) bulunuyordu. Ben ise daha çocuktum. Edirne’de oturuyor ve Macarların gelmelerini bekliyordum. Macarlar ise Varna civarındaki yerleri yağma ediyorlardı. Ve bu duruma imparatorunuz her gün seviniyor ve Müslümanlar ıztırâb (elem / acı) çekiyorlardı. Çok büyük tehlikelerle pederim boğazı geçer geçmez Anadolu kalesinin (Hisarı) karşısına diğer bir kale yaptıracağına yemin etti ise de buna muvaffak olamadı. Allah’ın inayeti ile bunu ben yapmak istiyorum. Kendi arazim üzerinde gönlümün istediği şeyi yapmaklığıma muhalefet için elinizde ne hak ve kudret vardır? İki sahil benimdir. Anadolu sahili benimdir. Çünkü ahalisi Osmanlı’dan ibarettir. Rumeli sahili de benimdir. Çünkü siz müdafaasını bilmiyorsunuz. Neden buna mani olmak istiyorsunuz? Memleketimde istediğimi yapmaya kadir değil miyim? Gidiniz İmparatorunuza deyiniz ki şimdiki padişah, kendisinden önceki padişahların aynısı değildir. Onlara asla benzemez. Şimdi benim iktidarımın vasıl olduğu yerlere onların emelleri bile yetişmemiştir. Onların yapamadıkları şeyleri bu kolayca yapabilecektir. Onların istemedikleri şeyleri bu istiyor ve yapacaktır. Bu husus için şimdiden sonra gelenin diri diri derileri yüzülecektir.” [32] Cevabını vermiştir. Bizans İmparatoru, açık sahrada Türklerle karşılaşmayı gözüne alamadı. Bu fikrinden vazgeçmeye mecbur oldu.

Sultan II. Mehmet, kara yolu ile Boğaz’a gelerek iki sahil arasındaki mesafeyi ölçtürdü. Kalenin yapılacağı sahayı kendisi tayin ile hududunu tespit ettirdi. Buna göre kale planı üç büyük köşe ve on üç burç olup bir köşesi deniz sahilinde diğer iki köşesi de kara tarafında yamaçta idi.  Kalenin adının Pashesen (baş kesen) olmasını kararlaştırdı. Sultan II. Mehmet kale inşaatını üç vezir arasında taksim etti. Üç köşenin doğuda yani deniz sahilinde olan bir köşesine akropol olarak bir burç (kule / hisar çıkıntısı) yaptırmak vazifesini Halil Paşa’ya, yamaçtaki yani güneyde bulunan diğer köşeye (mezarlık tarafındaki) büyük burç yapılmasını Zaganoz Paşa’ya ve üçüncü köşeye yani kuzeye düşen yere yapılacak burcu da Saruca Paşa’ya verdi. Ayrıca İnşaata Vezir Şahabeddin Paşa da nezaret etti…

Mehmet, Rumeli Hisarı Kalesinin temellerini eski Utarid Mabedi’nin bulunduğu mahalle koydurmuş ve Kale,1000 duvarcı ustası ile birlikte inşasına 5.000-6.000 amele ile 21 Mart 1452 tarihinde başlanmış ve 4 ayda Temmuz 1452 ayı sonunda bitirilmiştir. (Dukas; s. 171, Ağustos 1452 ayı nihayetinde bitirildiği ifade edilmektedir.)  Kereste İzmit ile Karadeniz Ereğli’nden ve taşlar Anadolu tarafından getirilmiştir. Ayrıca Boğaziçi sahilinde bulunan bazı kilise harabelerinin bakiyeleri kullanılmıştır. Üç kale bedeni arasına germe denilen duvarlar (surlar) çekildi. Duvarların kalınlıkları; muhtemel düşman saldırılarına karşı batı ile deniz cephesini teşkil eden doğu surlarının denize yakın kısımları 5 metre, güney tarafında ise takriben 3 metre, diğer kısımları da 4 metre civarında inşa edilmişti. Kalenin hendeği yoktur. Surlar boyunca bir devriye yolu mevcuttur. Bu yol, harice karşı iki metre yükseklikte ve 80 santimetre genişliğinde mazgallara havi bir duvarla korunmaktadır. Kale İnşaatı, mimar Muslihuddin’in nezareti altında yapılmıştır. Yukarıda adları geçen üç vezir burçları kendi paralarıyla yaptırmıştır. Kale duvarlarının inşasını ve hisarın diğer yerlerinin inşasını da sultan bizzat üzerine almıştır. Büyük burçlara yani kale bedenlerine toplar konmuştur. Deniz kenarındaki Halil Paşa burcuna en büyük top konmuştur. Diğer iki kale bedenlerine de toplar konmuştur. İnşaat müddetince Boğaz’da deniz tarafından gelebilecek muhtemel taarruzlara karşı Gelibolu tersanesindeki donanmadan otuz kadarı ve bir hayli nakliye gemisi Boğaz’a getirilmişti. Karşıdaki Anadolu Hisarı kalesinde de top bulunuyordu. Bu suretle topla donatılmış karşılıklı iki kale ile boğaz kontrol altına alınmıştı. Kale inşaatında bizzat Sultan II. Mehmet’te bulunmuştu. Rumeli Hisar kalesinin kumandanlığına Firuz Ağa tayin edilip mahiyetine de 400 yeniçeri muhafız askeri silah ve cephanesi ile birlikte verilmişti

Sultan II. Mehmet, Rumeli Hisar Kale inşaatı Temmuz 1452 ayı sonunda bittikten sonra buraya bir gözetle kuvveti bırakmış ve 28 Ağustos 1452 Ağustos günü 50.000 kişilik bir kuvvetle İstanbul surları önüne gelip (Topkapı)  durumu ve hendeklerini tetkik ettikten sonra 1 Eylül 1452 tarihinde Edirne’ye dönmüştü. Osmanlı donanması da Gelibolu’ya gitti…

 

 

Sultan Mehmet, Rumeli Hisarı Kale muhafız kumandanı Firuz Ağa’ya, İstanbul Boğazı’ndan geçecek olan gemiler, hangi bir devlete ait olursa olsun buradan geçerken yelkenlerini indirip gümrük resmini vererek geçmelerini ve emre itaat etmeyenlerin top atışı ile batırılmasını emretmişti. Nitekim daha sonra 26 Kasım 1452 tarihinde kaptan Riko’nun (Rizzo / Riçi) emrindeki bir Venedik gemisi Evksinos Pontos’dan (Doğu Karadeniz) gelirken yelkenlerini indirmeyerek emre itaat etmeyip Boğaz’ı geçmeye çalıştığı için Urban’ın imal ettiği topla batırılmıştı.[33] Bu olay Türk-Venedik harbinin başlangıcı olmuştur. Artık Karadeniz ve Boğazın hâkimiyeti Türklere geçmişti.

 

7. HARP İLANI

Bizans İmparatoru Konstantin, Sultan Mehmet’e elçiler göndererek;

“… Harbin önünü almaya muvaffak olamadım. Yeminler ve antlaşmalarla seni ikna edemedim. Bununla beraber istediğin gibi hareket et. Ben tanrıya iltica ediyorum. Eğer tanrı, şehri senin ellerine vermek istiyorsa tanrının bu arzusuna kim karşı gelebilir? Şayet tanrı senin kalbine sulhu ilham ederse, bunu da memnuniyetle kabul edeceğim. Böyle olmakla beraber antlaşmalarını ve yeminlerini geri al, ben şimdiden şehrin kapılarını kapadım ve gücüm yettiği kadar şehrin içinde bulunanları muhafaza ve müdafaa edeceğim. Sen ise cebir, şiddet ve zulümle idarene devam et, ta ki mutlak hâkim olan tanrı, her birimiz hakkında yani senin ve benim için, haklı hükmünü versin.” [34] Demiştir.

Bunun üzerine Mehmet, hiçbir sebep göstermeksizin, derhal harp ilan etti. Bizans İmparatoru, sulhun bir gün bozulacağını hissettiği için, altı ay evvel kalelerin levazımını ikmal etmişti. Şehrin civarında bulunan köylerin halkını da şehrin içine aldı. Biçilmiş başakları ve harmanda kalburdan geçirilmiş buğdayları şehre nakletti.

 

8. İSTANBUL’UN FETİH İÇİN YAPILAN ÖN HAZIRLIKLAR

Sultan Mehmet, Edirne’ye dönünce İstanbul’dan kaçarak Osmanlılara iltica etmiş olan Macar Urban’ın [35] nezareti altında kale muhasarasında ve İstanbul surlarında kullanılacak büyük tecrübe topları döktürdü. Padişah, Urban’ın yaptığı topun denemesini istedi. Topu sarayın (Edirne) avlusuna yerleştirdiler. İçine taş gülle ve barut kondu. Ertesi gün topun atılmasına karar verildi. Ayrıca halka ilan edildi. Top büyük bir gürültü ile patladı. Taş gülle bir mil mesafe kat ettikten sonra bir kulaç toprağa gömüldü.

Sultan Mehmet; İstanbul’un fethedilmesi hakkında katî bir karar almak üzere fevkalade meclisi toplamış ve vezir-i azam Halil Paşa’nın ihtiyat tavsiyesine rağmen ekseriyetle karar alıp faaliyete geçmiştir. Padişah bir gece ansızın vezir-i azam Halil Paşa’yı sarayına (Edirne) çağırmış ve kendisine İstanbul fethini düşüne düşüne geceleri gözüne uyku girmediğini bu iş için kendisinden azami yardım ve gayret istediğini söylemiştir. Bunun üzerine vezir-i azam Halil Paşa’da padişah’a;

“… Rum (Bizans) İmparatorluğunun büyük kısmına seni sahip eden Allah, İstanbul’u da sana ihsan edecektir. Bütün adamların ile bu büyük işe muvaffakiyet uğrunda mal ve canlarımızı feda edeceğiz. Bundan müsterih ol.” [36] Demiştir.

Sultan II. Mehmet, eline İstanbul’un haritasını alarak şehrin etrafındaki mevkilerin şekillerini resmedip, kuşatmaya katılacak harp erkânına; topların ve muhasara aletlerinin nerelere konacağına dair düşüncelerini onlara açıklamıştır. Ayrıca lağım açılacak mahalleri de harita üzerinde işaret etmiştir. Hatta seyyar kuleleri, merdivenleri, İstanbul surlarının hangi tarafına konması gerektiğini de göstermişti.

II. Mehmet, bundan evvelki Konstantinopolis’in (İstanbul) kuşatmalarının neden başarılamadığını araştırmış ve Konstantinopolis’in ele geçirilmesi için denizden de kuşatılması gerektiğine kanata getirmiştir. Bunun için donanmaya büyük önem vermiş Gelibolu tersanesinde ve Marmara ve Karadeniz Limanlarında bütün gün ve hafta çalışılarak güçlü bir donanma hazırlanmıştır.

Sultan II. Mehmet, Edirne’de Bizans İmparatoru Konstantinus’un, Mora (Yunanistan) yarımadasında bulunan kardeşlerinden Konstantinopolis (İstanbul) için yardım talebinde bulunduğunu öğrenmişti. Mehmet, bu yardımın Konstantinopolis’e ulaşmaması için 1 Ekim 1452’de yaşlı generali Turahan Bey’e Mora’ ya  (Peleponez’e) hareket ederek Tomas ile Demetrius’a saldırma emrini verdi. Turahan Bey, Mora yarımadasının en güney ucuna kadar inerek yardım güçlerinin Konstantinopolis’e gitmesine engel olmuştu. [37]

 

9. KUŞATMAYA KARŞI BİZANS İMPARATORU’NUN YARDIM TALEPLERİ İLE SAVUNMA HAZIRLIKLARI

İmparator Kostantinus’un yardım talepleri

Rumelihisarı yapılmasına başlandığı tarihten itibaren Bizans İmparatoru Kostantin, Macar Kralı naibi Jan Hunyad’a yardım talebinde bulunmuştu. Hunyad, İmparatora Silivri’nin kendilerine verilmesi şartı ile yardım edebileceğini bildirmiş ancak Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u kuşatmaya başlaması nedeni ile yardım gerçekleşmemiştir.

Ayrıca Katalanlar [38] Kralı Osmanlılılara karşı İstanbul’a denizden yardım etmek mukabilinde, Limni adasının kendisine verilmesini önermiş olup Bizans İmparatoru bu teklife de muvafakat etmişti. Bunun yanında Bizans İmparatoru, İtalya’nın Roma Başkenti’ne göndermiş olduğu elçiler vasıtasıyla; Roma’daki Papa V. Nikolas dan da yardım istemişti. Bu yardım karşılığında da Floransa’da (İtalya) Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birleştirilmeleri, büyük kilisede (İstanbul / Ayasofya) Papa’nın isminin okunması,1450’de azledilmiş olan Patrik Grigorius’un İstanbul’a gelerek yine patrikliğinin kabul edilmesi konuları görüşülmüştü…

Papa V. Nikolas; aslen Rum (Romaioi-Grek-Yunan) olan bir zamanlar Rusya Başpiskoposu (Metro-polid) olan Polonya Kardinali İzidor (İsidor) adındaki kişiyi İstanbul’a görevlendirdi. İzidor; âlim, fazıl, tedbirli ve dini ahkâma tam anlamı ile vakıf bir zat idi. Dürüst ruhani pederlerden birisiydi. İzidor, 50 kadar İtalya askeri ile birlikte, bir Ceneviz gemisiyle Sakız adasına ve oradan da birçok Latinleri de alarak 1452 senesi Kasım ayında İstanbul’a geldi. Bizans İmparatoru Konstantin İzidor’u layık olduğu şan ve şerefle karşıladı. Kiliselerin birleştirilmesine bazı keşişlerin, ruhanilerin, papazların ve halkın karşı çıkmasına rağmen İzidor tarafından Ayasofya kilisesinde ayin yapılarak zahiren kiliselerin birleşmesi kabul edildi. Bu ayin 12 Aralık 1452 günü yapılmıştı.

Birleşme taraftarları, birleşmeyi kabul etmeyenlere karşı yaptıkları konuşmada;

“…Bize karşı taarruz eden ve Konstantinopolis’i (İstanbul) tamamıyla yutacağını iftihar ile söyleyen büyük ejderi (Sultan Mehmet), tanrının ne yapacağını görelim de o zaman Katolikler ile birleşip birleşmeyeceğimizi görürsünüz!”  [39] Diyorlardı.

Ancak kiliselerin birleşmesinin aleyhinde olanların arasında bulunan ve Bizans İmparator’undan sonra gelen en yüksek dereceli devlet adamı olan büyük amiral Grandük Lukas Notaras Katolikler aleyhinde olarak; “…Konstantinopolis (İstanbul) içinde Türk sarığı görmek Latin serpuşunu (Kardinal şapkası) görmekten daha iyidir.” [40] Diyordu. Mutaassıp Ortodokslar da Türk hâkimiyetini Latin yani Katolik hâkimiyetine tercih ediyorlardı. Bunların Türkleri tercih etmesinde, Osmanlı Devletinin evvelden beri uygulamakta oldukları vicdan hürriyetine karşı müsamahalı siyasetlerinin de etkisi vardı. Rumlarla Latinler, müşterek vatanlarını müdafaa için birleşecekleri yerde birbirlerinden kaçıyor ve kiliseleri boş bırakıyorlardı. Manastırda bir rahibe, bütün Hıristiyanların hayretleri içerisinde Müslümanların dinini, hatta elbisesini kabul etmiş ve et yiyerek Hz. Peygamberi tanımıştı.[41]

 

 

Konstantinopolis’in (İstanbul) savunma hazırlıkları

İstanbul’un müdafaasına karar vermiş olan Bizans İmparatoru Kostantin tarafından, surların zayıf noktaları tamir ettirilmiş, surların dış tarafları kuvvetlendirilmiş, hendekler temizlettirilmiş, kapılar ördürülmüştü. Ayrıca kuşatma esnasında şehrin ihtiyacı olan yiyecek ve içecek temini için Sakız adasından 4 büyük gemi ile tedarik edilen buğday, şarap, zeytinyağı, kuru incir, arpa, keçiboynuzu gibi muhtelif hububat ve yiyecek maddeleri İstanbul’a getirildi. Bunun yanında Yunanistan’ın Mora yarımadasından ise hububat ve yiyecek maddeleri ile gönüllü gençler ile birlikte önemli miktarda silahlarda gelmişti. Kentin başarı ile savunması Hıristiyan Avrupa’dan gelecek yardıma bağlıydı. Konstantin, henüz 1451 gibi erken bir tarihte Venedik’e haberciler gönderip kentin yardım almadığı takdirde düşeceğini bildirmişti. Bizanslıların bir kısmı; “Mehmet’in babası ve büyükbabası Konstantinopolis’i almak için uğraştıkları halde muvaffak olamadılar. Mehmet de aynı akıbete uğrayacaktır.” [42] Diyorlardı.

26 Ocak 1453 tarihinde İstanbul’un Osmanlı Devletine karşı savunulması amacıyla Cenevizli Jüstinyani emrinde 2 kadırga ve 700 savaşçı İstanbul’a geldi. Bunlardan 400’ü Cenova’dan, geri kalanlarını ise Sakız ve Rodos adalarından almıştı. Bu kişi, surların tamir ve müdafaası için Bizans İmparatoru Kostantin’e yardım etti. İmparator Kostantin, bu arada Jüstinyani’yi başkumandan olarak Vilaharna (Topkapı) Sarayına yakın olan surların muhafazasına tayin etti. Daha sonra Jüstinyani, 400 zırhlı, 300 denizci olmak üzere toplam 700 askeri ile birlikte savunmanın sıklet merkezi olan Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kara surlarının bulunduğu yere kaydırılmıştı. (Harita-2) Eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa Jüstinyani’ye Ege Denizindeki Limni (Limnos) adası verilecekti.

Papa Nikolas, (İtalya / Roma) ise İstanbul’un savunması esnasında üç büyük kadırga ile 200 asker ve mühimmat ile erzak göndermiş 30 geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti. Bundan başka Sakız Cenevizlileri de iki gemi ile 700 asker, ayrıca Ceneviz’den de bir gemi 300 asker İstanbul’a gelmişti. İspanya ile adalardan da İstanbul’un savunulması için kuvvet gönderilmişti.

Galata’da bulunan Cenevizliler de Bizans İmparatoru Kostantin ile beraber çalışıyor ve İstanbul elden çıktığı takdirde bunun zararını kendilerinin de göreceğini biliyorlardı. Bunun için durumu Cenova’ya (Cenevizlilerin başkenti / İtalya kuzey batısı) bildirip kuvvet istemişler ve sonuçta 500 silahşor ile bir geminin Galata’nın yardımına gelmelerini sağlamışlardı. [43]

İstanbul’un savunması için İmparator Kostantin’in barış ordusu mevcudu 5.000 idi. Kuşatmadan evvel imparatorun eli silah tutan halktan topladığı kuvvet ise 4.973’tür. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz, İtalya Cumhuriyeti ve İspanya ile Girit, Sakız adalarından gelen yardımcı kuvvet mevcudu ise 3.000 civarında idi.  Gerek yabancı gerekse de Rum donanmasından surlarda hizmet gören 2.000 gemi mürettebatı da dâhil İstanbul’un müdafaası için toplam 14.973 kişi görevlendirilmişti. Ayrıca çocukluğundan beri Konstantinopolis’te bulunan Şehzade Orhan’ın [44] mahiyetindeki 600 Türk’ün de ilavesi ile Bizans İmparatorluğunun İstanbul’u müdafaa kuvveti toplam olarak 15.573 kadardı. Topkapı bölgesinin savunması; İmparator Kostantin ile Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından yapılacaktı.

Bizans İmparatorluğunun gerek kendisi ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebatta olarak 8 adet Ceneviz, 5 adet Venedik, 16 adet İtalya Cumhuriyetine ait gemi ile 7 adet Bizans kadırgası ve diğer muhtelif yerlere ait 3 adet gemilerden oluşan toplam 39 gemi idi. Bu gemiler; 2 Nisan 1453 tarihinde İmparator Kostantin’in emriyle şimdiki İstanbul Galata köprüsünün yakınında Haliç’in girişinde Yalı köşkü (Eminönü ile Sirkeci arasında) ile Galata’da Kurşunlu mahzen (Yer altı cami, Karaköy İskelesi civarı) arasına gerilmiş zincirin [45] gerisinde Haliç’te bulunuyorlardı. Bu gemilerin 10 adedi ise gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek amacıyla müdafaa hattı önünde yer almışlardı.[46]

 

 

 

İmparatorun sağındaki Harisios Kapısı (Edirne Kapı) Eğriboz’lu Teodore tarafından tutuluyordu. Kapılardan birisi olan şimdiki Eğrikapı ise aslen İskoç ve yetenekli bir mühendis olan Profesyonel asker Germenyalı John kumanda ediyordu. Konstantinus’un elindeki güçler gerçekten çok uluslu idi. Ama bir yanıyla da dinin, ulusalcılığın ve ticari çıkarların birbirleriyle rekabet eden çizgileri arasında bölünmüştü. Kara surlarının Altın Kapı yakınında Marmara kıyısıyla buluştuğu köşe noktası, büyük Bizans ailesi Kantakuzenoslardan asil Demetrius’un kumandası altında Grekler, Venedikler ve Cenevizler tarafından korunacaktı.

Marmara Denizi’nin şimdiki Samatya ile Yedikule semleri arasındaki kıyılarının savunması ise Venedikli Jacopo Contari’ye verilmişti. Konstantin’in kaçak Türk askerlerinden oluşan birliği ise düzmece şehzade Orhan’ın kumandası altında Eleutherion Limanı’na (veya Theodosius Limanı, Bizans’ın en büyük Limanı, Aksaray’ın hemen altında, şimdiki yeni kapı civarında) yerleştirilmişti. Kentin uç bölümünde yer alan kıyıya bir Katalan birliği yerleştirilmişti. Ayrıca Akropol Tepesi de (şimdiki Topkapı Sarayının bulunduğu yerin civarı) doğrudan Kardinal İsidore ile 200 kişilik bir güce emanet edilmişti. Haliç ise Venedikli kaptan Trevisano’nun kumandası altındaki Ceneviz ve Venedik denizcilerine bırakılmıştı. (Harita-2)

İmparator Konstantin, iki birliği de yedekte (ihtiyat) surların gerisinde hazır bekletmişti. Bunlardan birisi yetenekli bir asker Konstantinopolis’te İmparatordan sonra en önemli kişi olan Magadük Lukas Notaras’ın kumandası altında Petri’de (şimdiki Güzelkapı) konuşlanmıştı. Niceporos Palaiologos’un kumanda ettiği güç de merkez’in hemen yakınındaki metruk Hagios Apostoloji (Kutsal Havariler) Kilisesi’ndeydi. Bu yedeklerin toplamı 1000 kişi idi.  İmparator Konstantin, karargâhını Ayios Romanos Kapısı’nı (Şimdiki Topkapı) ardına kurmuştu. [47]

Batıdaki kara surlarının güneyindeki Altın Kapı ile Yeni Cami ile Sirkeci arasındaki Orea Kapı arasındaki her burçta bir el silahı kullanan askerlerin desteklediği bir okçu görevlendirilmişti. Ayrıca Lukas (Fatih), Notaras ve Petrion semtlerine (bugünkü Haliç’te Fener Kapısı’nı gerisinde) (Harita-2), (Kroki-2) ihtiyat gücü olarak bazı seyyar toplar yerleştirilmişti.

Devletin (Bizans), askerlerin maaşını verecek parası olmadığı için de, Kral (Bizans İmparatoru) Allah’a adanmış kutsal eşya ve araçların kiliselerden alınıp paraya çevrilmesini emretti. Hiç kimsenin bizi kutsal eşyaya el uzatma açısından suçlamaması gerekir; bu (olay) güç günlerin zorlaması sonucu oldu. Davud da [48] acıktığında aynı şeyi yapmıştı. Yalnızca rahiplerin yeme hakkına haiz oldukları sunu Ekmekleri’ni yemişti. Bunun için de, rahmetli Kral şunu söylüyordu: “Allah şehri kurtarırsa, tüm bunların dört katını efendime iade edeceğim.” [49]

 

Konstantinopolis (İstanbul) surları ve kara surlarına ait kapıları

Konstantin’in (İstanbul), güvenli ve aşılması çok zor surları vardı. Bütün hazırlıkların hedefi olan kara surları; güneyden kuzeye Yedikule’den Haliç’e kadar uzanıyor ve 7 kilometreyi buluyordu. Bu surlar boyunca içleri deniz suyu ile doldurulmuş hendekler bulunmaktaydı. Yedikule sahilinden doğuya doğru Marmara Denizi boyunca Sarayburnu’na kadar uzanan surlar da buna eklendiğinde 22 kilometreyi buluyor ve azametli görünüşü ile yıldırıcı bir etki bırakıyordu. Zira bu surları aşıp şehre girebilmek için 3 metre derinlik ve 20 metre genişliğindeki su kanalını geçtikten sonra, 20 metre yürüyerek, 7 metre yüksekliğindeki dış kaleye tırmanmak, sonra tekrar 25 metre yürüyerek ve 13 metre yüksekliğindeki kaleye tırmanıp üstünden geçerek aşağıya inmek gerekiyordu. Sadece bu engeller bile şehrin fethedilmesinin ne denli güç olduğunu gözler önüne sermeye yeterliydi.[50]

Kent, güneyde sert akıntıları ve beklenmedik fırtınalarıyla çıkarma girişimlerini riske atacak şekilde Marmara Denizi’ne doğru çıkıntı yapıyordu. Bin yıldan beri Konstantin’i fetih niyetinde olan hiçbir devlet, bu noktadan hücuma geçmeyi düşünmemişti. Bu bölge; kıyılar arasında 188 kule ve birçok korumalı küçük liman serpiştirilmiş olan 15 metre yüksekliğinde tek ve kesintisiz bir surla korunuyordu.

 

 

Bizans İmparatorluğu zamanında Konstantinopolis etrafına ilk sur dizisi, 413 yılında inşa edilmiştir. Tanrının kırbacı olarak anılan Büyük Hun İmparatoru Atilla, [51] Bizans İmparatoru Theodosius II. nin (408-450) ordularını 447 yılında Balkanlarda üç defa mağlup ederek Makedonya ve Trakya’yı ele geçirmişti. Bu arada bir yer depremi olmuş ve Theodosios (Anthemius) surlarının Konstantin’in doğusundaki Ksiloporta kapısından Marmara Denizine kadar Mermer kule’ye kadar uzanan kara surları, (Harita-2) bir bölümü harap olmuştu. Bütün Trakya ahalisi, Hunlardan korkarak İstanbul surları önüne kaçmışlardı. Atilla bu durumdan istifade ederek İstanbul üzerine yürümüş Büyükçekmece’ye kadar ilerlemişti. Ayrıca bu surlara, Atilla’nın orduları tarafından aynı yıl hücum edilmiş ancak bu surlar sayesinde Konstantinopolis ele geçirilememiştir. Atilla’ya büyük miktarda tazminat ve her sene vergi verilmesi suretiyle surlara hücumun önüne geçilmişti. Hun İmparatoru Atilla’nın bu saldırısının ardından Konstantinopolis’in surları onarılmıştı. Ayrıca ikinci bir sur daha inşa edilmiş ve bu surlar, 192 kule ve hendeklerle de güçlendirilmiştir.[52]

Kara surları boyunca çeşitli kapılar vardı. Bunların bazıları askeri amaçlar için bazıları ise halkın kullanımı için kullanılmaktaydı. Güneyde Marmara Denizinden başlayarak kuzeye doğru çıkıldığında Bizans İmparatorların büyük törenlerde şehre girmek için kullandıkları Altın Kapı geliyordu. Askeri amaçlar için kullanılan kapılar numara sırasına göre adlandırılmıştı. Bunlardan ilki Altın Kapı idi. Bu kapıya Birinci Askeri Kapı denmekteydi. Bundan sonra bugün Silivri kapısı (Piyi) olarak bilinen İkinci Askeri Kapı gelmekteydi. Bu kapının yakında Üçüncü Askeri Kapı geliyordu. Arazi buradan başlayarak yükseliyor, Rhegium Kapısı (bugünkü Mevlevihane Kapısı)  ile Dördüncü Askeri Kapı’yı geçtikten sonra bugün adına Topkapı denilen Ayios Romanos Kapısı’nın bulunduğu yerde en yüksek seviyeye ulaşıyordu. Topkapı’dan sonra arazi, Likos Çayının bulunduğu düzlüğe iniyordu. Bizanslılar Beşinci Askeri Kapıya yakınında bulunduğu kilisenin adından dolayı Aya Kriaki Kapısı (bugünkü Edirne Kapı) diyorlardı. Bu kapının bir üçüncü adı Hagios Romanos Askeri Kapısı idi. Böylece devam eden surlar, kuzeyde Kaligaria Kapısı (bu günkü Eğri Kapı) oradan da Vlaherna / Blahernai Kapısına (bu günkü Ayvansaray) kadar uzanıyordu. [53] (Harita-2)

Haliç’in kendisi de Bizans İmparatorluk filosu için mükemmel bir demirleme sığınağı oluşturuyordu. Bu yönde üstünde birçok sur kapısı ve iki büyük liman barındıran ve 110 kulenin hâkimiyeti altında olan bir sur vardı. Dördüncü Haçlı Seferi’nde Venediklilerin gemilerini kıyıya yanaştırdığı ve surları aşıp kente girdiği yer burası idi. Şehri Savunanlar, 717’deki Arap kuşatmasından beri Haliç’in ağzına savaş zamanlarında kapatmak için 50 santimlik halkalardan oluşan bir zincir kullanıyorlardı. Dayanıklı ahşaplarla suyun yüzünde tutulan, masif dövme demirlerden yapılmış bu zincirin uzunluğu ise 300 metre idi. Zincir Cenevizlilere emanet edilmişti ve Galata’nın öte ucundaki bir kulede muhafaza ediliyordu.

 

10. PADİŞAH SULTAN MEHMET (FATİH) TARAFINDAN İSTANBUL’UN KUŞATILMA İLE İLGİLİ YAPILAN SON HAZIRLIKLAR

Kuşatma başlamadan evvel Rumeli Hisarı’nın yapılmasından sonra Sultan Mehmet, İstanbul’u karadan askeri bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kati emir vermişti. Bizans İmparator Kostantin ise dışarıdaki halkını şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı. Ancak denizle ulaşım kesilmemişti. Rumlar bu deniz yolu ile sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı.

Sultan Mehmet, bir İtalya Yahudi’si olan doktoru Gaetalı Jacopo’dan gördüğü teşvikle topun önemini benimsemişti. Bu nedenle tahta geçer geçmez tophanelerine büyük topların dökümünde deneylere girişmelerini emretmişti.[54]

1 Şubat 1453 tarihinde Sultan Mehmet,  Edirne’de dökülen ağır topun, İstanbul önüne götürülmesini emretti. Top, 60 manda ile çekiliyordu. Topun kaymaması için de iki tarafına 200’er asker konmuştu. Yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzeltmek ve tahta köprü yapmak için önceden 50 inşaat ustası ve 200 amele gönderilmişti. Nihayet top, 64 günlük bir yürüyüşten sonra İstanbul’dan 5 mil uzakta bir yere getirildi. Topun naklinden evvelde 10.000 kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Silivri, Vize ve diğer bazı kaleler ele geçirilmişti. Sur önüne getirilen top ise Karaca Paşaya teslim edildi. Mart 1453 ayının başından itibaren de Sultan Mehmet tarafından eyalet ve sancaklara hükümler gönderilerek orduya iltihaklarını emretti.

Sultan II. Mehmet; bütün hazırlıkları tamamladıktan sonra 23 Mart 1453 Cuma günü Ordusu ile birlikte Edirne’den İstanbul’a doğru hareket etti. II. Mehmet’e Ulema ve Şeyhler de eşlik ediyordu. Keşan mevkiinde durmuş ve Çanakkale Boğazından geçen Anadolu kuvvetlerini de alarak yürüyüşe devam etmiş ve nihayetinde 5 Nisan 1453 günü İstanbul surları önüne gelmişti. Türk Ordusu, konik çadırlar ve muntazam kümeler halinde her birimin subayının çadırı merkezde yer alacak şekilde düzenlenmişti. Sultan Mehmet’in zengin işlemeli kızıl ve altın varaklı (yaprak) otağı kampın ortasına (şimdiki Top kapıya bakan Maltepe’nin üstünde) törenle kurulmuştu. Kuşatmaya katılan Osmanlı Ordusunun mevcudunun 60.000 piyade, 30 ile 40.000 süvari olmak üzere bütün unsurlarının takriben 200.000 olduğu değerlendirilmektedir.[55]

Diğer bir Türk tarih yazarı Feridun Dirimtekin’ in ise kitabında; İstanbul’un kuşatılmasına iştirak eden muharip kuvvetlerin ( savaşan) mevcudunun; 12.000 Kapıkulu Piyadesi, 8.000 Sipahi, Silahdar, 2.000 Topçu, Cebeci, Humbereci, 20.000 Azap, 40.000 Anadolu ve Rumeli Vilayet askerleri olmak üzere toplam 82.000 kişi olduğunu belirtmektedir. [56]

6 Nisan 1453 Cuma günü İstanbul şehrini kuşatıldı. Sultan Mehmet, şehir önünde görünerek Eğrikapı karşısına gelen tepenin arkasına çadır kurdu. Ayrıca Haliç’teki Ayvansaray mevkiinden Yaldızlı Kapıya kadar karadan bütün surları muhasara altına alındı. Boğaziçi’ne kadar uzanan bölgedeki Türk birlikleri Pera’yı (Galata)  çevirmiş ve aynı zamanda buradaki Ceneviz kuvvetlerini de kontrol eder duruma geçmişti.[57] Osmanlı Donanması da bu kuşatmaya iştirak etti. Baltaoğlu komutasındaki donanma, Şehre deniz yolu ile gelecek yardımı durdurmakla görevlendirilmişti. Türk gemileri Marmara Denizi kıyıları boyunca aralıksız devriye geziyor, böylelikle bu kıyıdaki limanlara hiçbir tekneyi yaklaştırmıyorlardı. Baltaoğlu’nun asıl amacı, Haliç’i kapatan zinciri zorlayarak buraya girmekti. Donanmanın karargâhı ise, bugün Dolmabahçe Sarayının bulunduğu ve adına Bizans döneminde “Çifte Sütunlar” denilen yerde kurulmuştu. Bizans İmparatoru Konstantin, surların önündeki hendekler üzerinde bulunan tüm köprüleri tahrip etmiş, surların şehre giriş kapılarını da kapatmıştı.

Haliç kısmındaki surlar, yalın (tek) kat olup zayıftı. Fakat Haliç’in Sirkeci’den Galata’ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç’e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu. Kara surları ise çift duvarlı (yani iç içe iki sur) ve çift müdafaa hatlı idi. Birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı. İç taraftaki ikinci sur ise çok sağlam ve öndeki surdan yüksekti.

 

İstanbul surlarının dövülmesi için 14 adet batarya mevcutlu Osmanlı topları; Vlaherna Kapısı ve Tekfur Sarayı (üç batarya) ile Edirnekapı (iki batarya) ve Topkapı (dört batarya) ile Silivri Kapısı (üç batarya) ve güneydeki Altın Kapı (iki top) karşılarına yerleştirildi. Büyük topların yanında ya da aralarında daha küçük toplardan meydana gelen ilave bataryalarda bulunuyordu. Macar Urban’ın döktüğü en büyük toplar ( yaklaşık 550 kg. gülle atmakta) ise Topkapı’nın kuzey tarafına konmuştu. Büyük topların her birini, 40-50 çift öküz veya 2.000 civarında askerler çekebiliyordu. Bu toplar 11 Nisan 1453 günü yerlerine yerleştirilmişti. Sultan Mehmet’in karargâhı ise Topkapı’nın karşısına isabet eden sahanın gerisinde şimdiki Maltepe Hastanesinin bulunduğu yerde idi. Padişah’ın altın sırmalarla süslü kırmızı çadırı, Harisu kapısının (Edirne Kapısı) karşısındaki tepenin arkasına kuruldu…

 

 

Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray’dan Edirnekapı’ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi. Edirnekapı ile Topkapı arasında ise Padişah Sultan Mehmet’in bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. İstanbul surlarının karşısında Topkapı’dan Yedikule’ye kadar olan sağ cenahı ise Anadolu beylerbeyi İshak Paşa ile Mahmut Paşa kumandaları altında idi. Türk Ordusu bu suretle, Bizans kara surlarının karşısına boydan boya işgal etmişti. (Kroki-2)(Harita-2)

İstanbul’un kuşatılmasına iştirak eden Osmanlı Kara Ordusunun mevcudunun 200.000 ile 250.000 arasında olduğu tarihçiler tarafından ifade edilmektedir. Bizanslı Tarihçi Yeorgios Francis [58] ise Osmanlı Kara Ordusunun 258.000 olduğunu yazmaktadır. Bu kuvvetin bir kısmı ise Padişah Sultan Mehmet’in akrabası olan Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında (Kasımpaşa’ya) kadar bulunmaktaydı. Yeniçeri ile birlikte ortada Padişah bulunuyordu. Kuşatmaya iştirak eden Osmanlı donanmasının ise nakliye gemileri ile üç ve tek sıra kürekli gemi olmak üzere büyük ve küçük 150 parçadan fazla olduğu anlaşılmaktadır.

Bazı Rum ve diğer yabancı tarihçilerine göre de Osmanlı Donanmasının; Frantzes (s.238-240) ve Yeorgios Francis’e (s.53) göre 420 gemi, Ducas’a göre 300 gemi, Gıbbon’a göre (s.72) 18 harp gemisi (kadırga) mütebakisi erzak, cephane ve yiyecek taşıt gemisi olmak üzere toplam 320 gemi… Hammer’e göre (s. 544) 18 üç sıra kürekli, 48 iki sıra kürekli kadırga, 25 nakliye gemisi, 300 den fazla küçük gemilerden olmak üzere toplam 420 gemiden ibaret olduğu belirtilmektedir.

Osmanlının bu donanması; Donanma Komutanı Baltaoğlu Süleyman bey kumandasında, Boğaziçi’nin bugün Baltalamanı denilen limanında teşkil edilmişti. Baltaoğlu, Haliç tarafındaki surlar hariç, deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Baltaoğlu, ayrıca İstanbul’un fethinden 1,5 ay önce 13 Nisan 1453 tarihinde Büyükada ve Burgaz kalesini, Padişah Sultan Mehmet ise İstanbul Boğazındaki Tarabya kalelerini zapt etmek suretiyle kuşatma bölgesini güvence altına almışlardı.[59]

 

 

11. KARA VE DENİZ MUHAREBELERİNİN BAŞLAMASI İLE TÜRK DONANMASININ HALİÇ’E İNDİRİLMESİ VE SON KARA KUŞATMALARI

İstanbul’un fethi için 6 Nisan 1453 günü başlayan muhasara tertibatı, 6 gün sürmüş 12 Nisan 1453 tarihinde tamamlanmıştı. İlk harekât, 8 Nisan günü Tarabya kalesi üzerine yapıldı. Bu kale Tarabya koyunun kuzey ucunu teşkil eden buruna doğru inen sırtın üzerinde, hem boğaza ve hem de koya hâkim bir mevkide idi. Sultan Mehmet, burasını bir kısım kuvvet ve topçu kullanmak suretiyle muhasara ettirdi. Sonuçta kalede sağ kalan 40 kişi kaleyi teslim etmek mecburiyetinde kaldı.

9 Nisan 1453 günü Bizans-Müttefik donanması, Haliç ağzına çekilen zincirin gerisinde 10 büyük gemi Amiral Antonio’nın komutasında olduğu halde yerini aldı. Sultan Mehmet, Vezir Mahmut Paşa’yı İmparator Konstantin’ e göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif etti. Ancak Konstantin, şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak daha önce yapılan anlaşma gereği vergi verebileceğini beyan ederek teslim teklifini ret etmişti. Bunun üzerine 12 Nisan 1453 gününden itibaren Osmanlı Ordusunun büyük topların faaliyete geçirilmesiyle asıl muharebe başlamıştı. Aynı gün Osmanlı Donanması da Donanma Komutanı Baltaoğlu komutasında İstanbul limanı önüne gelmiş ve Diplokeneion (şimdiki Beşiktaş) denilen yerde demirlemişti. Büyük küçük 400 gemiden oluşan bu donanmanın Bizans morali üzerinde kötü bir etki yapmıştı. Baltaoğlu, 13 Nisan günü donanmanın bir kısmı ile 30 zırhlı yabancı asker tarafından müdafaa edilen Büyükada’yı zapt etti. [60]

 

Kara muharebeleri

Kuşatmayı müteakip Sultan Mehmet tarafından surları dövmek için Tekfur Sarayı (İmparator Sarayı) ve İmparatorun bulunduğu Topkapı (Roma kapısı) karşısına yerleştirilen Osmanlı ordusunun büyük ve uzun menzilli taş gülleli toplarının ateşe başlaması ile İstanbul’un fetih harekâtı başlamıştı. Toplardan çıkan ses ve gürültü Bizans ordusu ve halkını ürkütmüş ve baştan itibaren moralini bozmuş ve maneviyatını sarsmıştı. Top atışları âdete zelzele etkisi yapıyordu. Türk Topları, savaşın başlangıcında surların bazı yerlerinde gedikler açmış ancak Bizans’ın şehir halkı tarafından erkek, kadın canla ve başla çalışarak açılan gedikleri kapatmaya çalışıyorlardı. Bizans İmparatoru Kostantin de her gün surları dolaşarak şehri savunan askerlerini cesaretlendirip morallerini yüksek tutmaya gayret ediyordu.

Osmanlı Ordusundaki Yeniçeriler ise surların hendeklerine kadar sokulmuşlar ve bir kısmı da kazdıkları siperin arkasına girerek düşman mazgallarına (mevzileri) aralıksız olarak ok ve arkebüz tüfeklerinden (namludan doldurulan yivsiz bir tüfek türü) mermi yağdırıyorlardı. Bu arada Sultan Mehmet; yer altından birçok lağımlar (tünel / yol) açtırıp Türk askerlerinin bir kısmının, surların önündeki hendek ile çift surların altından ilerleyerek şehrin içine kadar girmesine çalışıyordu. Ayrıca şehre giriş yapılan yerlerindeki surların önüne de 4 kule inşa edilmişti. Bu kulelerden şehirde bulunanlara ok, mızrak ve saire atılıyordu. Türkler bu sırada mevcut kulelerden daha yüksek tahta kuleler yapmışlar ve üzerine surlara dayamak için merdivenlerle seyyar köprüler yapmışlardı.

18 Nisan 1453 günü akşamına kadar yapılan topçu atışlarından, surların zayıf olduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açılıp buradan gece bir yürüyüş yapılmasına ve askerlerin kulelerden surlara merdiven dayayarak çıkmak istemelerine ve yeniçerilerinde taarruza katılmalarına rağmen bir netice alınamamıştır. 4 saat süren bu mücadelede Türk kuvvetleri geri çekilmiş ve 200 Türk askeri de şehit olmuştur. Bizans ahalisi de Türk taarruzunun devamı esnasında büyük bir heyecan içerisinde kiliselere koşmuş ve Tanrıdan ordularına muvaffakiyet dilemişlerdir. Kilise çanları mütemadiyen çalınmış, Bizans komutanları da şehirde dolaşarak Bizans halkına metanet tavsiye etmişlerdir.

Ayrıca karadan yapılan harekâta destek vermek amacıyla Halicin içerisine girmek isteyen Türk donanması ile Grandük Notthras kumandasındaki Bizans donanması arasında akşama kadar yapılan çarpışmada Türk donanması başarılı olamamış ve Haliç’in ağzına Bizanslılar tarafından çekilen zincirler kırılamayıp Halice de girilememiştir.

 

 

Deniz muharebeleri

Sultan Mehmet, Osmanlı Devleti’nin ilk amirali olan Donanma Komutanı Baltaoğlu’na Haliç’i kapatan zincire bir hamle yapmasını istedi. Osmanlı Gemileri Haliç’ten içeri girebilirlerse, İmparator Kostantin, kara surlarındaki savunmacıların bir kısmını kıyı şeridine göndermek mecburiyetinde kalacaktı. 18 Nisan 1453 günü, Baltaoğlu, Çiftedirek’ten (şimdiki Beşiktaş) hareket ederek zincirin önüne gelmiş ve ok menziline girince de deniz savaşı başlamıştı. Bir taraftan düşman gemilerine kanca fırlatmaya ve merdivenleri dayamaya başlamışlardı. Ciritler, kargılar ve mızraklar savunan Bizans donanmasının üzerine dolu fırtınası gibi yağıyordu. Ancak Düşman donanmasına ait gemilerin yüksek olması, askerlerinin ise yakın savaşta deneyimli olmaları, Osmanlı kadırgalarına yerleştirilmiş hafif topların taş güllelerinin etkisiz kalması dolaysıyla Baltaoğlu gemilerini çekip Çiftedirek’e dönmek mecburiyetinde kaldı. Deniz savaşının bu ilk raundunu Türk donanması kaybetmişti.[61]

20 Nisan 1453 günü Papa V. Nikolas; Bizanslılar için İstanbul’a yardım amacıyla 3 Ceneviz gemisiyle bunların her birinde 400 olmak üzere toplam 1200 savaşçı asker göndermişti. Ayrıca yolda Bizanslılara ait olup Mora adasından da içine zahire, harp malzemeleri ve şarap yüklenen bir geminin de İstanbul’a doğru geldiğine dair Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı. Bunun üzerine Sultan Mehmet, bu düşman filosunun karşılanarak imhası için Baltaoğlu Süleyman Bey’e emir verdi. Bu olmadığı takdirde komutan, subay, ya da herhangi bir gemici canlı olarak geri dönmeyecekti.[62] Baltaoğlu Süleyman ise 8 gemi ile bu düşman filosunu karşılamaya gitti. Osmanlı donanması Yedikule’yi geçmişti. Bizans İmparatoru Kostantin bu harekâtı kale surlarından, Padişah Sultan Mehmet ise Zeytinburnu tarafından heyecanla takip ediyordu. Nihayet Bizans ve Osmanlı donanması, 20 Nisan 1453 günü sabah saat 10’a doğru Yeşilköy’ün batı açıklarında karşılaştılar.

Bizans ve müttefik gemileri, yüksek bordalı göğe denilen gemilerden oluşuyordu. Osmanlılarınki de kadırgalardan mürekkepti. Savaşan iki devletin gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp gemilere çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve Grejuva ateşiyle (Rum ateşi, Napalm benzeri zift ve gazyağı ile kullanılan püskürtmeli alev makinesi) mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması askerlerine fazla miktarda zayiat verdiriyordu. Güney rüzgârları Hıristiyan Donanmasının imdadına yetişmişti. Bu suretle uzun zaman ve çok çetin ve kanlı geçen deniz muharebesinde başarılı olamayacağını anlayan Osmanlı donanması, sahile doğru çekilmek mecburiyetinde kaldı. Ancak düşman donanması Osmanlı donanmasını takip edince de, Osmanlı donanması savaş alanını terk etmiştir. Düşman filosu; Haliç’in girişindeki gerili bulunan zincirin açılmasıyla Haliç’e girmeye muvaffak olmuş ve zincir yeniden kapanmıştır.

Bu vaziyeti Zeytinburnu sahilinden seyreden Sultan Mehmet, denizde başarısız olan Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve üzüntüsünden dolayı atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı da epeyce ileri gitmişti. Elbiselerinin bir kısmı da tuzlu deniz suyu ile ıslanmıştı.[63] At ile beraber yüzerek kadırgalara gideceğini zannediyordu. Osmanlı donanmasındaki askerlere avazı çıktığı kadar bağırarak donanmanın çifte sütun (Topkapı ile Fındıklı arası / Kabataş İskelesi yanındaki tekel binasının yerinde) mevkiine çekilmesini ve kaptan paşanın huzuruna getirilmesini emretti. Sultan Mehmet, Donanma Komutanı Amiral Baltaoğlu’nu korkaklık ve hıyanetle suçlamış ve kazığa vurdurmak istemişti. Ancak Yeniçerilerin ve saray erkânının istirhamı ve ricası üzerine hayatını bağışlamıştı.[64] Fakat Amiral (Kaptan Paşa) getirilerek dört kişi tarafından yere yatırılmış ve Sultan Mehmet tarafından bizzat kendi elleriyle altından mamul bir değnek ile dövülmüştü. Rütbeleri alınmış ve tüm serveti müsadere edilerek Yeniçerilere dağıtılmış ve yerine 1415 senesi Gelibolu deniz muharebesinde, Osmanlı donanmasına komuta etmiş olan Çalı Beyin oğlu Hamza Bey, Donanma Komutanlığına getirilmişti.[65] Başarısız olan Osmanlı donanmasının amirali, yukarıda belirtildiği gibi Baltaoğlu Süleyman idi. Amiral Baltasoy (Palda) adını taşıyordu. Plegonia (Bulgaristan) asıllı idi. Bulgar arhuntlarından (kişi zadelerden) birisinin oğlu idi. Çok sene evvel esir olarak alınmış dinini değiştirerek Sultan Mehmet’in babası II. Murat’ın kulu olmuştu. Bu amiral dört sene evvel Midilli adasına gelerek pek çok kişileri esir etmişti [66]

 

Osmanlı ordusunun 18 Nisan 1453 tarihinde karadan yapılan hücumunun muvaffak olmaması ve 20 Nisan 1453 günü denizden de donanmanın mağlup olması, kuşatmanın uzayacağı ve batı devletlerin müdahale endişesi, Türk Ordusunda huzursuzluğun doğmasına sebebiyet vermiş ve bunun üzerine Osmanlı harp meclisi toplanmıştı. Vezir-i azam Halil Paşa bu durum karşısında Bizans İmparatoru Kostantin’in, senede 70.000 duka altın vergi vermek şartı ile kuşatmanın kaldırılmasını teklif etti. Fakat Halil Paşa’nın hasmı olan ikinci vezir Yunan devşirmesi Zağanos Paşa, Sultan Mehmet’in hocası Molla Ahmet Gürani ve Akşemsettin ile diğer bazı kumandanlar ile ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devam kararı verdiler [67]

 

Halice Osmanlı donanmasının indirilmesi

1439 yılında Venedikliler kasırgalarını Adige Irmağı’ndan (İtalya’nın Kuzeyi’nde) Garda Gölü’ne (İtalya’nın Kuzeyi’nde) taşımıştı. Türkler de Halice Osmanlı Donanmasının indirilmesini olasılıkla Garda Gölü’nde uygulanan Venedik stratejisinden öğrenmişti. Ayrıca Selahattin Eyyubi, [68] 12. Yüzyılda gemilerini Nil Nehri’nden Kızıldeniz’e taşımıştı.1424’te Memluklar, kadırgalarını Kahire’den Süveyş’e geçirmişti. [69]

Sultan Mehmet, düşmanın, 8 adet büyük gemilerinin, 20’den fazla küçük gemilerinin ayrıca İmparatora ve Venetialılara (Venedik) ait üç sıra kürekli kadırgaların ve daha birçok sefinelerin ( Arapçada gemi) Haliç’te bulunduğunu görünce, limanın zat edilmesinin mümkün olmadığını anlamıştı. Cesurane ve cüretkâra ne bir plan tatbik ve icrasını düşünerek Osmanlı gemilerinin, Galata’nın arkasından Haliç’e indirilmesine karar verdi.[70]

Sultan Mehmet tarafından, Galata surlarının gerisindeki Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup mahiyetinde de 15.000 kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray’a kadar bölge de yine Zağanos Paşa’nın sorumluluğunda idi. Zağanos Paşa, Hasköy’den karşı sahile bir köprü yapmaya memur edildi. Bu köprü yapılırsa Topkapı surları ile Beyoğlu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Bunun için Haliç’e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanması ile Haliç’teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altına alınması gerekmekteydi

Galata da bulunan Cenevizliler, hem Bizanslıları hem de Osmanlıları idare ediyordu. Bir taraftan Bizans İmparatoruna mevcut kuvvetleriyle yardım ederken diğer taraftan da Sultan Mehmet’le dostluk kuruyorlardı. Osmanlı ordusu için gerekli harp malzemeleri ile toplar için ihtiyaç duyulan zeytinyağını verdikleri gibi geceleri de Rumlar (Bizanslılar) tarafına geçerek onlara da çalışıyorlardı.

Sultan Mehmet, yukarıda belirtildiği, gibi eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen arasındaki mâniayı geçip Haliç’e girememişti. Osmanlı Donanması da Yeniköy’ün batı açıklarında düşman donanmasına karşı yaptığı savaşta mağlup olmuştu. Sultan Mehmet Haliç’e donanmayı indirmek için çareler aradı. Ayrıca Haliç tarafındaki surlar da şehrin diğer taraflarındaki surlar gibi tahkimli ve sağlam değildi. Dolaysıyla tahribi daha kolaydı. Haliç’in girişindeki her iki tarafına da Bizanslılar tarafından zincirlerin [71] gerilmesi bu zafiyeti gidermek içindi.

Sultan Mehmet, Haliç’teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi (bir nevi şimdiki havan silahları) yaptırarak bunlarla yüksekten taş gülleler atmaya karar verdi. Beyoğlu sırtlarına koydurduğu bu top makineleri ile Haliç’teki bazı düşman gemilerini batırmıştı. Bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesine kati zaruret hâsıl olmuştu. Verilen karar üzerine evvela gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Aşılacak kısım ormandı. Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol [72] Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesenden geçiyor ve buradan da güneybatıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline geliyordu.

Osmanlı gemilerinin, karadan Tophane-Boğazkesen-Tepebaşı istikametinde Kasımpaşa’da denize yani Haliç’e indirilmesi ile ilgili yolun tespit edilmesinden sonra yollar tesviye edilmiştir. 21 Nisan 1453 günü çalışmalar hızlandırılmış ve silindir şeklinde yuvarlak ağaçlardan kazıklar yapılmıştır. Gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata’daki Cenevizlilerden alınan zeytinyağı, sadeyağı ve domuz yağı ile bu kızaklar iyice yağlanmıştır. Diğer taraftan da Haliç’teki düşman donanmasına havan topları  (tepe gerisinden aşırtma atışı) atılmak suretiyle ve ayrıca Haliç’in iki ağzına gerilmiş olan zincirlere taarruz edilecek gibi yanıltıcı ve aldatıcı hareketler yapılarak Osmanlı donanmasının karadan Haliç’e indirilmesi perdelenmek istenmiştir. Hazırlıklar o kadar gizli tutulmuştu ki son dakikaya kadar ne Bizanslılar ne de yolun hazırlanması için çalışanlar, maksadı öğrenememişlerdi.

 

 

Türk gemilerinin, karadan kızaklar üzerinden yürütülmesi sırasında sanki denizde gidiyor gibi yelkenleri açıyor, kürekleri çekecekmiş gibi eline alıyor, komutanları da onların gayretlerini artırmaya çalışıyordu. Gemiler flamalarla donanmıştı. Her birinin baş tarafında bir kaptan ve arka tarafında bir dümenci oturuyordu. Davullar çalınıyor, pruvalardaki (gemi ve yelkenlerin baş kısmı) küçük müzisyen grupları sazlarını üflüyordu. Türk Donanması, Kasımpaşa’ya doğru ağır ağır inmeye başlamıştı.[73]

Nihayet Tophane’den itibaren Osmanlı donanmasından 30 kadırga ile birlikte iki, üç ve beş sıra kürekli toplam 72 gemi, 21-22 Nisan 1453 günü bir gece içinde yukarıda belirtilen Tophane-Boğazkesen-Tepebaşı-Kasımpaşa kara yolundan Haliç’e deniz’e indirilmiştir. Haliç’teki denetim Osmanlı devletine geçmişti. Sultan Mehmet, karayı denizde olduğu geçmişti. (Venedikli Tabip Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan etmektedir.) Gemiler indirilirken bir taarruza uğramaması için birkaç top, okçu ve arkebüzcüler (tüfekli askerler) tarafından himaye edilmişlerdir.

Osmanlı Donanmasına ait Türk gemilerinin, bir gece içinde Haliç’e indirilmesini ve surların karşısında sıralandığını gören Bizans askerleri, hayretler içinde kalmıştı. Bu harekâtın tüm ince ayrıntıları, zamanlaması, güzergâhı, kullanılan teknoloji gizemini hala korumaktadır. Zekice tasarlanan ve uygulanan bu operasyon bütünüyle bir stratejik ve psikolojik başarıdır. Daha sonraki dönem Grek (Yunan) tarih yazarları bile bu olayı gıptayla över. Melissenos; “Muhteşem bir başarı ve deniz taktikleri açısından fevkalade bir manevraydı.” [74] Der… Bizanslı Tarihçi Yeorgios Francis ise; Osmanlı Gemilerinin, karadan Haliç’e indirilmesi ile ilgili olarak“…Gerçekten de bu, insanı hayran bırakan bir deniz savaşı örneği idi.” [75] Demiştir.

 

Sultan Mehmet, Haliç limanının Türk donanması tarafından ele geçirilmesinden sonra ilk iş olarak Haliç’in iki tarafını birleştirmek amacıyla Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) köprü kurmak olmuştur. Bir çok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirlerine bağlanmış sonra bunların üstüne tahtalar döşenmiş ve kancalar geçirilmek suretiyle eni 50 ve boyu 100 kulaç bir köprü meydana getirilmiştir. Bu köprü yaya olarak 5 askerin yan yana geçmesine imkân verecek kadar genişti. Köprünün üzerine yerleştirilen toplar ile Haliç’e indirilen Türk donanmasının topları Haliç üzerindeki surları dövülmeye başlamıştır.[76] Bizans askerleri de, 3 Mayıs 1453 günü Haliç surlarına yerleştirdikleri toplarla Osmanlı gemilerine ateş ediliyordu. Galata’da Aios Teodoros tepesine konan toplarla (havan görevini yapan) da Haliç’teki düşman donanması dövülmeğe başlanmış, en büyük gemileri batırılmıştı. Bu arada Bizans İmparatoru’nun Haliç surlarına koydurduğu iki topla Türk gemileri ateş altına alınarak iki Türk gemisini batırılmıştır.

Donanmanın Haliç’e inmesi ve yukarıda belirtilen köprünün Haliç üzerinde yapılması ile surların toplarla ateş altına alınması, Bizans İmparatorluğunu büyük endişeye sevk etmiş ve toplanan harp meclisinde bu köprünün yıkılmasına karar verilmişse de buna muvaffak olamamışlardır. Bu arada Bizans İmparatoru’nun emriyle 260 kadar Türk esiri de surların üzerindeki burçlar da katledilmiştir.

 

Surlara yapılan son kara kuşatmaları ve yürüyen kuleler

İstanbul surları Türk topları tarafından devamlı dövülüyordu. Sultan Mehmet, surlarda kâfi derecede tahrip edildiğine kani olduktan sonra 6 Mayıs 1453 günü güneşin batmasından 4 saat sonra gece ani olarak Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara ikinci defa taarruz daha yaptırdı ancak bir sonuç alınamadı. Zayiat çoktu. Ayrıca 12 Mayıs 1453’te Vlaherna Sarayı ile Edirne kapı arasındaki surlara küs, davul ve nakkarelerin (dümbelek) sesleri ile yapılan taarruzda da bir başarı sağlanamadı. Bizans İmparatoru ve mahiyeti, Ayasofya da iken taarruzu haber alınca atlarına binerek taarruz bölgesine yetişmişti. 6 ve 12 Mayıs taarruzları bir netice vermemesi üzerine, Türk Başkomutanlığı, elde bulunan bütün ağır topçuyu, Topkapı ile Pemton (Sulukule/Fatih) kapısı arasındaki bölgede teksife ve buradan kati sonucu almaya karar verdi. (Kroki-2) (Harita-2)

Türk Ordusu 18 Mayıs 1453 günü gecesi inşa edilmiş olan 4 adet müteharrik kuleleri cepheye, Topkapı civarına sokarak bunlarla surları yıkmaya ve şehre girmeye çalıştılar. Kuleler; merbut (bağlanmış) büyük direklerden kalaslardan yapılmıştı. Ahşap tekerleklerin üzerine monte edilmişti. Kulenin dış yüzü, bütün kuleyi yakıcı maddelerin tesirinden korumak için kulelerin üzerleri 2-3 kat taze hayvan (manda, öküz, sığır ve deve) derisi gerilmiş, direkler ve araları, killi topraklardan yapılmış çamurla örülmüştü. Yangın ihtimalini önlemek için, bütün katlarda su bulundurulurdu. Kulelerde, değişik miktarda katlar ve bunların arasında irtibatı sağlayan merdivenler vardı. En üst katta surlar üzerine makaralar ve halatlar yardımı ile indirilmek üzere hazırlanmış seyyar merdivenler vardı. En alt kat bir depo olarak kullanılıyordu. Burada her nevi silah ve mühimmat ile hendekleri doldurmak için toprak ve çalı vardı. Surun önündeki hendeğin doldurulması için de kulenin içindeki ekipler yeri kazıyor ve çıkan toprağı koruyucu katmanlardaki küçük pencerelerden öndeki hendeğe atıyorlardı. Ayrıca Kulenin üç tarafına açılan üç penceresi vardı. İçinde bulunan askerler, düşman tesirinden korunarak buradan ok atıyor ve diğer silahlarını kullanıyorlardı…

Kuleler, daima surlardaki mukavemeti kırabilecek şekilde, çok kere önündeki kullanılacakları surlardan daha yüksek yapılmışlardı. Bu kulelerin koçbaşı gibi benzerleri, ilk çağlarda Asur, Yunan ve Roma ordularında görülmüştür. Büyük ve makineli olan bu kulelerden, İstanbul kuşatmasında Avarlar faydalandıkları gibi haçlılar da Antakya ve Kudüs gibi şehirlerin kuşatılmasında kullanmışlardı. Sultan II. Mehmet’in, bu önemli savaş aracının bulucusu olmakla birlikte, Makedonya Kralı Büyük İskender (MÖ.336 - MÖ.323) ve Romalı komutan ve devlet adamı, Roma Cumhuriyeti’nin, Roma İmparatorluğuna dönüşmesinde önemli rolü olan Jul Sezar (MÖ. Ekim 49 - MÖ.15 Mart 44) gibi komutanların tarihlerini okuyarak bu kuleleri yaptırmış olduğuna şüphe yoktur. Ancak orduların bünyesine topların girmesi ve daha güçlü bir hale gelmesiyle ortaçağ silahlarından biri olan bu kuleler etkinliklerini yitirmişlerdir. Sultan II. Mehmet, İstanbul surları karşısında, yürür kulelerin kesin bir başarı kazanılmasında yetersiz olacağını düşünerek büyük ve ağır toplar döktürmüştür. [77] Büyüğü Topkapı civarında kullanılan bu kulelerin diğerleri, Edirne kapısı, Silivri kapısı ve Yaldızlı kapı bölgelerinde kullanıldı. Gemilerin karadan Halice indirilmesi gibi kulelerin de düşman askerleri üzerindeki psikolojik etkisi büyük olmuştu.

Büyük kuleden surlara atılan taşların tesiri ile Topkapı (Pemton) kapısı civarındaki burçlardan birisi yıkıldı. Kule surları yıkmaya devam ederken bu bölgede bulunan Türk birlikleri de surlardan inen taşlar, toprak dolu çuvallar, ot demetleri ile surların önündeki hendeği doldurmaya çalıştılar. Akşama doğru (19 Mayıs 1453) hendekler kısmen doldurulmuş olduğundan, Türk askerleri, merdiven dayayarak surlara tırmanmaya başladılar. Bizans askerleri de Türk askerlerinin surlara tırmanmalarını engel olmaya çalışıyorlardı. Bizans İmparatoru Konstantin ile Bizans Ordusu Başkomutanı Jüstinyani de bölgeye gelerek muharebeyi idare ettiler. Askerlerine cesaret ve kuvvet vermeye çalıştılar.  Kadın erkek ve çocuk Bizans halkı da Bizans askerlerinin yanında çalışarak geceleyin Türkler tarafından doldurulan hendeği boşaltmaya gayret ettiler. Bilhassa 600 kiloluk mermi atan Türk toplarının mermileri surlarda büyük tahribat yapıyordu.

Bizans İmparatoru Konstantin; “…Aziz büyük Konstantin zamanından itibaren Türkler, Persler ve Araplarla bunca muharebeler yaptığımız halde kalelerden (surlardan) bir libre ağırlığında tek taş bile düşmemişti. O zamanlar, bu kadar asker ve büyük donanma ve bu kadar mükemmel muharebe vasıtalarına malik bir ordu görülmemiştir.” [78] Diye düşünüyordu. Top muharebeleri ile ok ve silah atışları ile lağım faaliyetleri 23 Mayıs 1453 tarihine kadar devam etti.

 

 

12. BİZANS İMPARATORU KOSTANTİNUS İLE SULTAN MEHMET ARASINDA YAPILAN SON GÖRÜŞMELER VE SON HAZIRLIKLAR

Son görüşmeler ve Çandarlı Halil Paşa’nın ihaneti

Sultan Mehmet, genel bir taarruzun yapılması zamanının geldiğine kanaat getirmiş ve Bizans İmparatoru’na sulh teklifi yapmaya karar vermiştir. 23 Mayıs 1453 tarihinde İsfendiyaroğlu Kasım Bey’i elçi olarak İmparator Kostantin’e göndermiştir.[79] Padişah Sultan Mehmet’in teklifi şunlardı:

1. İstanbul şehrinin Osmanlı Devletine terk edilmesi,

B. Bizans İmparatoru Kostantin’in bütün maiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Peloponez’deki (şimdiki Yunanistan) Mora despotluğunu kabul etmesi,

C. Bizans halkının da İstanbul’dan gitmek veya kalmakla serbest olduğu, aksi takdirde şehir harp ile alınacak olursa bu halkın da harp esiri olacağı tebliğ ediliyordu.

İmparator Kostantin’de Sultan Mehmet’e elçi göndererek; şehri son nefesine kadar müdafaa edeceğini, şehrin teslimi değil, imkânlarının dışında olsa dahi ne kadar vergi istenirse verebileceğini, daha başka tavizlerde de bulunabileceğini ifade etmesine rağmen Sultan Mehmet Kostantin’e;

“…Buradan gitmekliğim kabil değildir. Ya ben şehri zapt ederim yahut şehir beni ölü veya diri zapt eder. Eğer şehirden (İstanbul) sulhen çekilirsen sana Mora’yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim. Bu suretle dost oluruz. Şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve âyanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattıracağım.” [80] Şeklinde cevabını göndermiştir.

Bu arada Macar elçisi ile yapılan görüşmeler sonucunda Macarların, Rumlara (Bizanslılara) yardım edeceği, ayrıca Avrupa’dan bir Batı filosunun da yardıma geleceği haberleri Sultan Mehmet’i düşündürmeye başlamıştı. Sultan Mehmet, 27 Mayıs 1453 günü akşamı Osmanlı meclisini toplayarak durumu değerlendirdi. Vezir-i azam Halil (Çandarlı) Paşa, evvelce gördüğü üç haçlı seferinin tehlikelerini yakınen bildiği ve Batı Hıristiyanlarının yeni bir haclı seferi yapacaklarından korktuğu için Bizans İmparatorluğu’nun ağır bir vergiye bağlanarak (70.000 altın sikkelik bir yıllık haraç karşılığı) kuşatmanın kaldırılmasını teklif etti. Halil Paşa’nın bu teklifine karşılık Zağanos Paşa ise; İstanbul’a (Batı’dan / Avrupa’dan) yardım yapılamayacağını, yardım yapılsa bile ehemmiyetli olmayacağını, şimdiye kadar yapılan taarruzlarda, surlarda yeterli derecede gediklerin açılamadığını, gedikler genişletilirse zaferin muhakkak olduğunu derhal umumi hücuma geçilerek şehrin zapt edilmesini teklif ederek Sultan Mehmet’i ikna edip onun rahatlamasını sağladı. Zağanos Paşa’nın bu mütalaasına bazı ümera (beyler, emirler ve komutanlar) ile Molla Gürani [81] gibi bazı ulema (âlimler, din ve ilim adamları) ve Akşemseddin [82] de katılınca son bir çare olarak genel bir hücuma karar verildi. Ayrıca Akşemseddin’nin de sebat ve hücum edilmesi hakkındaki mektubu ve mânevi tebşiratı (müjdeler) havi yazısı da Sultan Mehmet’in üzerinde etkili olmuştu. [83]

Ancak Zağanos Paşa ve diğer asker ve ulemanın kuşatmanın devamı konusunda Sultan II. Mehmet’i ikna etmesi, Vezir-i azam Çandarlı Halil Paşa’yı (Ali) üzmüş ve hasetlendirmişti… Kuşatmanın başarısız olması için bütün olup bitenleri  (kuşatma ile ilgili bilgileri), Kral’a (Bizans İmparatoruna) haber vererek, “…Savaşta talihin çok kez belirsiz olması nedeni ile korkmamasını… Ve bunun için de nöbetçilerin çok dikkatli olmaları” gerektiğini öğütlemiştir.[84] Bütün bunlar 1453 Mayıs’ının 27’sinin akşamında olmuştu. Sultan bütün gece ertesi gün süresince bütün fenerlerin ve ateşlerin yakılmasını emretti. Ve gün boyunca aç kalmalarını ve yedi kez yıkanmalarını ve bu şekilde oruçlu ve temiz olarak zaferleri ve şehrin fethi için Allah’a dua etmelerini buyurdu.

 

Sultan II. Mehmet’in askerlerine ve emir ve ulemalarına karşı yaptığı konuşma

Sultan Mehmet, 27 Mayıs 1453 günü yukarda belirtilen mahiyetine karşı yaptığı konuşmada;

“…Bu zahmetler Allah içindir. Zira elimizde İslam kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmeyüz (seçmek, üstün tutmak) bize gazi demek layık olmaz. Ve hem yarın Hak hazretinde hacîl (Utanca uğramak) oluruz.” [85] Demiştir.

 

 

27 Mayıs 1453 günü yapılan ve üç gün süren bombardımanla surların bir kısmı yıkılmıştı. Rumların (Bizanslıların) bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile Türk askerlerince bombardımana devam edildi. Ertesi gün bu yıkılan surlardan bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Bizans kumandanı Jüstinyani yetişerek Türkleri buradan çıkardı. Bu arada Murat Paşa, Jüstinyani’yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi maktul düşmüştür.

 

Sultan Mehmet askerlerine;

“…Anadolu ve Rumeli’de ne kadar eyaletimin olduğunu bilirsiniz. Bunlar arasında en iyilerini surları ilk aşanlara dağıtacağım. Ve her birine hak ettiği onuru bahşedeceğim. Ve onları varlıklı yerlere getirecek ve neslimizin mutlu insanları arasına katacağım.” [86] Diyordu. Bu Osmanlı fetih anlayışının olağanın üstünde gayreti görülen askeri onur ve maddi anlamda kar ile ödüllendirerek gayrete getirmeye yönelik etkili psikolojik taktiklerden birisiydi. Askerin tek bir cesaret örneği anında terfi ile sonuçlanabiliyordu. Her asker önemli yararlıkların mutlaka ödüllendirileceğinin bilincindeydi. Ancak Kentin surları ile binaları sultanın mülkü olarak kalacaktı. Kente girildiğinde bunlar hiçbir koşulda yıkılmayacak, ya da zarar görmeyecekti.

Sultan Mehmet 28 Mayıs 1453 pazartesi günü akşamı ordusuna karşı yaptığı son konuşmalarından birinde ise özetle;

“…Sevgili çocuklarım, Allah’ın adına ve peygamber Muhammed’e ve de kulu olan benim adıma, atalarımızın şimdiye kadar yapmış olduklarını bildiğimiz ve ebediyete kalacak bir eseri yapmanızı, merdivenlerle surların üstünden cesaretle, gözü peklik ve içtenlikle kuşlar gibi geçmenizi istiyorum. Savaşlarda aramızda ölenler için peygamberimizin neler söylemiş olduğunu Kuran’ımızdan gayet iyi bilirsiniz. Muharebede böyle durumlarda ölen, vücudunun tümü ile hemen cennete giderek Muhammed ile birlikte yiyecek ve içecek, yemyeşil ve çiçeklerle bezenmiş yerlerde huriler ve güzel bakirelerle beraber istirahat edeceklerdir. Tüm bunları Allah kendisine orada hediye edecektir. Burada (dünyada) ise, kazandığımızda, bütün askerlerime ve de sarayımın bütün erkânına, şimdi almakta oldukları maaşın iki mislini vereceğim. Ve bu da, şimdiden başlayıp ömürlerinin sonuna kadar sürecektir. Tüm şehir, yağmalamanız için, üç gün süre ile sizlere bırakılacaktır.” [87] Demiştir.

 

Türk Ordusunun kara ve deniz güçlerinin savaş düzeni

28 Mayıs 1453 pazartesi günü hava kararırken büyük toplar kara surlarını 47 günden beri dövüyordu. Sultan Mehmet zaman içinde bataryalarını üç yere yoğunlaştırmıştı. Kuzey’de Blakhernai (Vlaherna) Sarayı ile Harisios (Edirne) Kapısı arasına, merkez’de Lylos (Likos) Vadisi çevresine ve güneye, Marmara’ya doğru Üçüncü Askeri Kapı’ya. Bu bölgelerde önemli hasarlar meydana gelmişti. (Harita-2)

Türk Ordusu ise yukarıda ifade edildiği gibi; Topkapı’dan Yedikule’ye kadar Anadolu Beylerbeyi İshak ve Mahmut Paşalarla sağ kanatta, sol kanatta Rumeli Beylerbeyi Dayı Karaca Paşa komutasında olarak Edirnekapı-Eğrikapı bölgesindeEğrikapı kuzeyinde bulunan kısım Zagnos Paşa kuvvetlerince, merkezde ise Padişahın komutasında olarak sağ tarafında Sadrazam Halil Paşa, sol tarafında Sarıca ve Sadi Paşalar olmak üzere tertiplenmişti. (Kroki-2)  Türk askerleri Likos Vadisi başta olmak üzere kara surlarının anahtar konumundaki stratejik bölgelerine hücum etmek üzere yığılmıştı.

Osmanlı Donanması, yelken açıp kentin çevresini saracak, gemiler savunmacılarla aralıksız olarak çarpışmak üzere ateş hattına girecekti. Haliç içinde seksen parçalık bir Osmanlı filosu bulunuyordu. Zincirin gerisinde de Hamza Paşa’nın kumandasındaki ana filo Akropol Burnu’nu (bugünkü Topkapı Sarayı) geçip, Marmara kıyılarına dönerek kenti kuşatacaktı. Haliç ve Marmara’daki gemiler yerlerini almışlardı.

28 Mayıs’a tesadüf eden ertesi gün Sultan Mehmet, bütün mevkileri tutmuştu. Kara tarafından 100.000 kişilik bir kuvvet ordugâhın sağ cenahında Yaldızlı Kapı karşısında, harp safı kurdu. 50.000 kişilik diğer bir kuvvet ise sol cihete dizildiler. 100.000 kişi ihtiyatı teşkil ediyordu. Sultan Mehmet,15.000 yeniçeri ile Merkez’de bulunuyordu. 80 kadırga, Haliç limanı dâhilinde Odun kapısı ile Platea arasındaki mesafeyi doldurmaktaydı. Türk Donamasının geri kalanı ise büyük yarım daire teşkil ederek Orea Kapısı (şimdiki Balıkpazarı) ile Sarayburnu’ndan geçerek Langa’ya (şimdiki Yenikapı) kadar uzanıyordu.[88] (Harita-2),(Kroki-2)

28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece şenlikler yapıldı. Osmanlı Ordusunun etrafı mum donanması ile aydınlatıldı. Surların etrafının gece yarısına doğru gündüz gibi aydınlanması karşısında Bizans Ordusu dehşete düştü. Bu ışıkların birden bire söndürülmesi ile son hazırlıklar tamamlanmış oldu.[89]

 

Bizans İmparatoru’nun son sözleri

Bizans İmparatoru Konstantin’in, 28 Mayıs 1453 Pazartesi günü akşamı tüm arhondlarla (zenginler, esnaflar) halk komutanları, yüzbaşıları ve diğer seçkin askerleri toplayarak onlara hitap ederek özetle;

“…Asil arhondlar ile yüksek halk komutanları ve generaller ve çok cesur askerlerim ile saygın ve imanlı halkım. Siz hepiniz artık saatin gelmiş olduğunu biliyorsunuz. İmanımızın düşmanları (Osmanlı askerleri) bütün imkânları ve vasıtaları ile bizi daha da güç duruma sokmak istemektedirler. İmkân bulduğunda bir yılan gibi zehirini akıtması veya hıncından köpürmüş bir aslan gibi bizi yutabilmesi için denizden ve de karadan bize saldıracak ve de savaşacaktır. Onun içindir ki, şimdiye kadar yapmış olduğumuz gibi, imanımızın düşmanlarına karşı kahramanca, bütün cesaretinizle savunmanızı istiyor ve teşvik ediyorum. Tüm diğer şehirlerin kraliçesi olan bu parlak ve şerefli şehir (Konstantinopolis / İstanbul) ve vatanımızı sizlere emanet ediyorum. Çok iyi biliyorsunuz ki köle olarak yaşamaktansa ölünceye kadar savaşmamız gerektiren dört husus vardır. Önce, imanımız ve dinimiz için; ikincisi, vatanımız için; üçüncüsü, Efendimizin temsilcisi kral için ve dördüncüsü de, akrabalarımız ve dostlarımız için. Böylece kardeşlerim bu dördünden biri için ölümüne savaşacağız

Bu kötü niyetli sultan (Sultan II. Mehmet) 57 gündür tüm savaş vasıtası ve gücü ile bizi kuşatma altında tutmakta ve bu kuşatmayı da gece gündüz sürdürmekten geri kalmamaktadır. Top güllelerinden, surların küçük bir bölümünün yıkılmış olmasından korkmayınız, zira gördüğünüz gibi onu olabildiğince onarmış bulunuyoruz. Onlar araçlarına ve süvarilerine, güce ve büyük kalabalığa güvenmektedirler. Biz ise, kurtarıcı ve efendimiz Allah’ın adına ve de onun bize bağış etmiş bulunduğu kol gücümüze güveniyoruz. Yakında bize saldıracaklar ve üstümüze denizdeki kum kadar taş, ok ve mızrak yağdıracaklar. Saldırı ve çatışma süresince kalkanlarınızla başlarınızı çok iyi koruyunuz. Kılıcı tutan sağ kolunuzu daima gergin tutunuz. Başlıklarınız, zırhlarınız ve demir elbiseleriniz çok sağlam olup diğer silahlarla birlikte savaş için çok faydalıdır. Düşmanlar bu silahları kullanmadıkları gibi, sahip de değillerdir. Ayrıca, sizlerin surların içinde emniyette olmanıza karşılık onlar korumasız ve güçlükle gelmektedirler. Oklarınızı, mızrak ve ciritlerinizi, kılıçlarınızı fırlatınız ki, onlar Yunanlılar ile Romalıların varisleri ile savaştıklarını anlasınlar…

İmanımızın karşıtı olan bu sultan; hiçbir mantıki neden yok iken, aramızda var olan barışı bozmuş, etmiş olduğu yeminleri çiğnemiştir. Asomata (Boğaz) darlığında hemen bir hisar (Rumeli Hisarı) yapmıştır. Tarla ve bahçelerimizi ve evlerimizi yıkmış ve yakmıştır. Rastlamış olduğu Hıristiyan kardeşlerimizi öldürmüş ve esir almıştır. Galata’dakilerle ittifak kurmuştur. Bu şehri ve bizleri yutmak üzere o kocaman ejderha ağzını açmaktadır. Tüm dünyayı kendi hâkimiyeti altına almış olduğu bu şehri köleleştirmek istiyor. Kiliselerimizi kendi din ve peygamberinin tapınağına ya da at ve deve ahırına çevirmek istiyor. İşte kardeşlerim ve asker arkadaşlarım, tüm bunları çok iyi düşününüz. [90] Demiştir. Sonra da, sağında duran Venediklilere dönerek onlara;

“…Asil Venedikliler, Allah’ımız olan İsa namına sevgili kardeşlerim, cesur erkek, güçlü asker ve deneyimli olan sizden, yıldırımlar saçan kılıçlarınız ve de gücünüz ile pek çok Agar’ı öldürmüş olan sizden, şimdi ruhunuzun tüm gücü ile şehri (Konstantinopolis / İstanbul) savunmanızı istiyorum. Çünkü çok iyi biliyorsunuz ki, onu daima ikinci bir vatan ve anne olarak kabul etmişsiniz. Bu güç anda, bizimki ile aynı olan imanını seven insanlar ve de kardeş gibi görevinizi yapmanızı rica ediyorum. [91] Şeklinde düşüncelerini söylemiştir. Sonra soluna dönerek Likurya’lılara (Kuzey Batı İtalya’da yer alır) seslenerek;

“…Bu şehir (Konstantinopolis / İstanbul) sade benim değil, sizlere de aittir. Şimdi gene İsa’ya sevginizi göstermek ve şehri cesaret ve kahramanlığınızla yardım etme zamanı gelmiştir. Mütevazı tacımı özenle korumanız için, ellerinize teslim ediyorum.” Dedi. Orada bulunanlar da, tek bir ağız ve tek bir sesle; “…İsa imanı ve vatanımız uğruna ölmeye hepimiz karalıyız.” Diye bağırdılar.

 

Bizans Ordusunun savaş alanındaki tertiplenmesi

28 Mayıs 1453 gecesi, Ayasofya kilisesinde büyük bir ayin yapıldı. Düşman olan Katolik ve Ortodoks’lar barıştılar. İmparator Kostantin’de bu ayinde hazır bulundu. Sonra Tekfur Saray’ına gelerek oradakilerle vedalaştı. Zırhlı elbiselerini giydi. Surları teftiş etti. Başkomutan Jüstinyani, şehri umumi hücuma hazırlattı. Kuvvetler yeniden teşkilatlandırılıp birlikler gerekli yerlere yerleştirildi. Surların kapıları kilitlendi.

Topkapı’da bizzat Bizans İmparatoru Konstantin ile Toledolu (İspanya) Don Francesco, Başkomutan Jüstinyani ve yanında özel eğitimli ve iyi yetiştirilmiş 300 Cenevizli bulunuyordu. Ayrıca Edirne (Harisios) Kapısında ise servet ve hayatlarını Kostantiniyye’nin müdafaası için feda etmeye gelmiş olan Pol ve Antonin Truilus Bochiardi isminde iki kardeş tarafından müdafaa ediliyordu. Usta ve cesaretli bir okçu olan Karistoslu (Yunanistan) Teodor ve Alman topçusu Jean Grant, bugün Eğrikapı denilen Kaligaria Kapısına konuşlandırılmıştı. Jüstinyani, kendisi gibi Kostantiniyye’nin menfaatlerine sadık olan 7 yabancı komutandan yardım görmüştü.

Venedik Balyosu (daimi elçi) Jerom Minotto, Blahern (Vlaherna) İmparatorluk Sarayını işgal ediyordu. İtalyan Jerom ve Ceneviz Leonardo, Haliç Limanına açılan bugünkü adıyla Odun Kapısında tertibat almıştı.  Baş Amiral Lukas Notaras ise Haliç Limanına kumanda etmekte idi. Gabriel Trevisan, 400 Venedik asilzadesiyle Sarayburnu’yla Fener arasına konulmuştu. Venedikli Contareno, Marmara Denizi tarafında Samatya’dan Yaldızlı Kapıya kadar olan bölgeleri savunacaktı. Yaldızlı Kapı ile Silivri Kapısı arasında ise Ceneviz asilzadesi Moris Cataneo bulunuyordu. Nihayet Rum âlimi Teofil Paleolog da Silivri Kapısı ile Sen Romen (Topkapı) arasındaki bölgede mevzi almıştı. (Harita-2), (Kroki-2).

Bu suretle Bizans cephesinde, (Osmanlı Kara ve Donanma Kuvvetlerine karşı) on iki savunma mevkii oluşturulmuştu. Bunlardan yalnız ikisi Rumlar tarafında işgal edilerek, diğer on’u Ceneviz, Venedik, İspanyol, Rus, Alman zabitlerinin (subayların) muhafazasına verilmişti. Muhafızların kuvveti; üç bini yardımcı, altı bini Rum olmak üzere dokuz bin kişiden fazla değildi. Neferlere cesaret vermek için asker yazılmış papazlar da bu miktara dâhil idiler.[92]

 

13. İSTANBUL’UN FETHİ (29 Mayıs 1453 Salı)

Sultan Mehmet’in son emirleri

Sultan Mehmet, Deniz ve Kara Kuvvetleri Kumandanlarını, vali ve beylerbeylerini son defa toplayarak (28 Mayıs 1453 günü) onlara; şimdiye kadar gösterdikleri gayret ve fedakârlıklarından dolayı teşekkür etti. Yapılacak son hücumda da büyük fedakârlık beklediğini ve İstanbul’u fethetmeden geri dönmeyeceklerini, asırlarca düşmanlığını gördüğü İstanbul’un zaptının zaruri olduğunu, surların artık girilebilecek bir hale geldiğini, surları müdafaa eden düşmanın az ve yorgun olduğunu… Kazanılacak zaferin temin edeceği menfaatleri ve şehrin bütün servetini kendilerine bıraktığını, surların üzerine ilk çıkacak olanlara sancaklar verileceğini, tehlikeden kurtulmak için firar etmek isteyenleri cellâdın baltasına vereceğini… Yakında hücum edileceğini, maksat elde edilmedikçe sulh veya mütareke olamayacağını, karadan ve denizden sarılmış olan bu şehrin kurtarılmasına imkân olmadığını beyan ederek kendilerini cesaretlendirerek gayrete getirmiştir.[93] Fatih bundan sonra komutanlarına hücum emrini vermiştir.

 

Türk Ordusunun genel taarruz başlıyor

29 Mayıs 1453 salı günü sabaha karşı Osmanlı Ordusunun karadan ve denizden genel taarruzu başladı. Taarruz ile beraber Türk askerleri, boru, davul ve diğer çalgı aletlerinin sesleri ve Allah Allah nidaları ile birlikte surlara saldırmaya başladı. Padişahın hareket planına göre, savaş deneyimleri fazla olmayanlarla bazı yaşlı ve genç askerler, Bizanslıları yormaları için ön hatta geçip savaşı başlattılar ve sonra daha güçlü ve cesurlarla, savaş deneyimi fazla olanların daha hınç ve güçle Bizanslılara saldırdılar.[94] Asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirne kapısı arasındaki surlardan açılmış olan gedik idi. Sultan Mehmet’in bulunduğu merkez grubu buraya hücum etti. (Kroki-2) Türk Ordusunun birinci umumi hücumu 2 saat, arkasından yapılan ikinci genel hücumu ise 1,5 saat sürdü. Ancak henüz bir sonuç elde edilememişti. Surları savunan Bizans askerleri canlarını dişlerine takarak savaşıyorlardı. Surlara örme merdiven koyup çıkmaya çalışan Türk askerlerini de merdivenleri yıkmak, ok atmak ve kızgın yağ dökmek, tüfek kullanmak suretiyle öldürüyor ve surlardan aşağıya atıyorlardı. Çok çetin ve kanlı bir çarpışma başlamıştı. Siperlerin önünde göğüs göğse savaşılıyordu. Türk topları devamlı suretle surlara ateş ediyor ve cehennemi bir durum oluşuyordu.

Sultan Mehmet, sağ kanatta Ayos Romanos Kapısı (Topkapı)  ile Yedikule kapısı arasında tertiplenmiş bulunan İshak ve Mahmut paşalar komutasındaki Anadolu askerlerini ileri sürdü. Bunlar zincir örgülü zırhlarla iyi donatılmış, deneyimli, disiplinli ağır piyadeden oluşuyordu. Yirmi yaşındaki Sultan Mehmet onlara “…Davranın evlatlarım! Yiğit adamlar olduğunuzu göstermenin şimdi tam vaktidir.”  Diye hitap ediyordu. Nikolo Barbaro [95] ise, Türklerin surlara, zincirlerinden boşanmış aslanlar gibi geldiğini söylüyordu. Anadolu askerleri, büyük sayısal üstünlük sayesinde barikata (surlara) merdivenleri dayamayı başardı. Ancak Surlardaki Bizans askerleri de, surlara dayanan merdivenleri geri itmeye çalışıyor ve bu arada Türk askerlerinin üzerlerine kaynar zift döküyordu.

Bu arada Dervişler, ordugâhı dolaşarak Müslümanları, Hazreti Peygamber ve mihmandarı Eyyûb (Sultan) namına İslam Bayrağını düşman şehrinin burçlarına dikmeye teşci (cesaret verme, gayretlendirme) ediyorlardı. Boğaziçi sahilinde ve Galata tepelerinde bulunan tekmil çadırlar nûr ile parıldadı. Limanın (Haliç) aşağı kısmının her yönünde ve kara tarafındaki bütün hat üzerinde, Blahern (Vlaherna) Sarayından Yaldızlı Kapı’ya kadar defalarca tekrar edilen “Lâilâheillallah, Muhammedün Resûlallah, Allahu Ekber” sedası işitiliyordu. Mahsûrlar,(savunanlar/Bizanslılar) ateşten bir yarım daire içinde çevrilmiş olduklarından, Türklerin donanmasında büyük bir yangın zuhûr (meydana çıkma) etmiş zannettiler. Fakat dervişlerin âyîn ve tegannileri (name ile şarkılar söylemek), Türklerin zaferini önceden ilan etmekte olduğunu anlatıyordu. Bizans halkı ise korku, üzüntü ve ümitsizlik içinde koşuşuyorlardı. “Yarabbi, bizi düşmanlarımızdan (Türklerden) kurtarınız” diye bağrışıyorlardı. Herkes Hazreti Meryem’in sûreti önünde diz çökerek günahlarını ta’dâd ediyordu.  (günah çıkartıyordu) [96]

Karaca ve Zagnos paşa kuvvetleri de kendi bölgelerinde taarruzlarına devam ediyor ve surlara merdiven dayayarak veya müteharrik kulelerden köprü kurdurarak birliklerini surlara çıkmasını temine çalışıyorlardı. Haliç’de bulunan donanma da surlara yanaşmış ve gemilerdeki Türk askerleri ok ve tüfek kullanarak surlardaki düşmanı baskı altına almaya çalışıyorlardı.

 

Başkumandan Justinianos savaş alanını terk ediyor

Padişahın bulunduğu merkez grubundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri, son defa ileri sürüldü. Bu defa Sultan Mehmet’te yeniçerilerle beraber savaşıyordu. Bizans İmparatoru Kostantin ise Bizans Ordusunun Başkomutanı Cenovalı Jüstinyani ile birlikte bu cephede bulunuyordu. Surları büyük bir azim ve cesaretle müdafaa eden Başkomutan İoannis Jüstinyani bu sırada atılan bir kurşunla kolundan ve bacağında yaralanmış ve fazla miktarda kan kaybetmesinden dolayı da cesaretini ve gücünü kaybederek muharebe alanını terk etmek mecburiyetinde kalmıştı. Bizanslı Tarihçi Yeorgios Francis ise, Justinianos’un (Jüstinyani), gelen bir ok ile sağ bacağının üst kısmından yaralandığını söylemektedir. (s.94) Bizans Ordusunun Başkomutanı Jüstinyani’nin muharebe sahasını terk etmesinden sonra askerleri de büyük bir telaş ve korkuya kapılmışlardı. Bu durumu gören İmparator Kostantin, kaçmakta olan generali Justinianos’a yaklaşarak; “…Kardeşim, bunu niye yaptın? Vazifelendirilmiş olduğun mevzine dön. Yaran önemli değil. Şehrin kurtuluşu bu anda ellerindedir.” [97] Demesine rağmen, Justinianos cevap vermemiş,  savaş alanına da dönmemiş ve Galata’ya gidip orada acı ve aşağılanma ve utanç içinde ölmüştü. Bazı tarih yazarlarına göre ise; Jüstinyani, yaralı olarak bir gemi ile Sakız adasına nakledilmiş ancak kısa bir müddet sonra vefat etmiş ve Sakız adasına defnedilmiştir.

Ulubatlı Hasan

Yeniçeri askerleri, ok ile top ve tüfek ateşlerinin koruması altında hendekleri aşarak surlara dayandılar. Yeniçeriler arasında Osmanlı Sancağını taşıyan, dev gibi bir adam olan Ulubatlı Hasan isminde bir yeniçeri askeri, kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası (kılıç) olduğu halde surların üstüne çıkan ve sancağı diken ilk Türk askeri oldu. Ulubatlı Hasan’ı takip eden ve surlara çıkmaya çalışan 30 kadar Yeniçeri askeri de surları savunan Bizans askeri tarafından öldürüldü. Bu sırada Ulubatlı Hasan da yaralanmış, büyük bir taşa takılarak surdan aşağıya düşmüştü. Surların üzerinden atılan ok ve taşlarla şehit edilmişti [98]

 

Kale (şehir) düştü

Türk Ordusunun hücumu devam ediyordu. Bu arada Türk askerlerinin bir kısmı, surlara tırmanıp surların üzerine çıkıp orada tutunabilmeyi başarmışlardı. Osmanlılar, surlara merdivenleri yerleştirip kartal kuşları gibi uçarak kalelere çıkıyorlardı. Romaioi (Romalı / Bizans) askerler ise bir Osmanlı askeri kadar harp fenninde (harp sanatı) bilgili değildi. Bununla birlikte top atışları ile tahrip edilip gedik açılan surlardan yeniçeri askerleri içeriye girerek birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı işgal ettiler. Buradaki Bizans askerlerini etkisiz hale getirdiler. Bu korkunç savaş sırasında, hem içerden (surların içinden) hem dışarıdan ve hem de liman (Haliç) tarafından; “…Kale (şehir) düştü, kulelerde bayraklar (Osmanlı Bayrağı) ve de askeri işaretler yükseldi.” [99] Şeklinde sesler yükselmeye başladı. İmparator Kostantin, maiyeti ile birlikte Pemton kapısına (Sulu kule / Fatih) doğru kaçtı. Kostantin, omzundan yaralanmıştı. İmparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiği gören ikinci surları savunan Bizans askerleri de paniğe kapılmış ve kaçmaya başlamışlardı. Kara surlarından kaçanların bir bölümü gemilere binme umuduyla Haliç’e yönelmişti. Bizans savunması, 5 saatten kısa bir zaman içinde çökmüştü. Sultan Mehmet ise, önünde dalgalanan Osmanlı Bayrağı ile surun karşısında amansız savaşı izliyordu. Rivayete göre de bu panik esnasında İmparator Kostantin düşerek çiğnenip ölmüştü. Ancak bununla birlikte İmparator’un, Ayasofya kilisesinde son ayini yaptıktan sonra saraya gelip ailesiyle vedalaştıktan sonra Yaldızlı kapı tarafında çarpışarak maktul düştüğü de diğer bir tarih yazarı tarafından belirtilmektedir.

 

Bizans İmparatoru Konstantin’in öldürülmesi

Son Bizans İmparatoru Konstantin’in hükümdarlığı zamanında tanınmış Bizanslı tarihçi olan Dukas (1400-1470) ise; savaşın şiddetle devam ettiği bir sırada; Bizans İmparatoru’nun yorulmuş olduğundan ellerinde kılıç ve kalkan olduğu halde durur vaziyette bulunduğunu, o arada üzüntüye ve ümitsizliğe kapılarak “Benim başımı kesecek bir Hıristiyan yok mudur?” [100] Dediğini, o arada bir Osmanlı askerinin, İmparator Konstantin’in yüzüne doğru bir darbe indirerek yaraladığını, İmparator’un da Osmanlı askerine mukabil bir darbe vurduğunu Bu arada diğer bir Osmanlı askerinin ise İmparatora öldürücü bir darbe vurarak onu yere düşürdüğünü, Osmanlıların, bunun İmparator olduğunu anlamadığını ve sıradan bir Bizans askeri zannederek öldürüp orada bıraktıklarını ifade etmektedir.

 

 

Türk askeri İstanbul’a giriyor

Nihayet Türk askerleri, Topkapı ve Silivri kapıdan (Dukas, Edirne Kapı, olarak yazmaktadır) surları geçerek İstanbul içerisine girmeye başladılar.  Bizans bayrakları indirilerek yerine Türk bayrakları çekildi. Haliç tarafındaki donanmaya ait Türk askerleri de Odun kapısından (Kroki-2) şehre girdiler. Rahip ve Rahibeler ile birlikte sivil Bizans halkı da kadın ve erkek evlerini terk ederek, büyük korku ve panik içinde “Kent düştü” diye bağırarak Büyük Kilise’ye (şimdiki Ayasofya müzesi) doğru kaçmaya başlamışlardı. Mabedin (Kilisenin) alt ve üst katları, avluları ve diğer yerleri Bizans ahalisi tarafından tamamen doldurulmuştu. Sivil halk, mabedin kapıları kapatılarak kurtuluşlarını mabedin kerametinde bekliyorlardı.

Sultan II. Mehmet, ordusu ile İstanbul surlarını aşıp şehrin ortalarına geldiğinde etrafındakilere;

“…Ey Kahraman mücahitler! Allah’a hamd ü senâlar olsun. İşte bundan böyle sizler, Konstantiniyye fatihlerisiniz. Hz. Peygamber’in ‘ Kostantiniyye şehri elbette fetholunacaktır. Onun fethinde muvaffak olan hükümdar ne güzel hükümdar ve o askerler de ne kahraman askerlerdir.’ Buyurduğu ve Peygamber lisanının şereflendirdiği şerefli askerler siz oldunuz. Gazanız mübarek olsun…” [101] Şeklinde hitabede bulunmuştur.

Galata’da ki sivil halk ise ev ve eşyaları ile servetlerini bırakıp karıları ve çocukları ile birlikte sahile doğru koşuyor ve nerede bir gemi, kayık veya sandal buldular ise onlara binip Konstantinopolis’i terk ediyorlardı. Ancak Padişahın veziri Zağanos Paşa, Galata tarafına koşarak Galatalılara; “…Kaçmayınız, Korkmayınız, Siz sultanın dostusunuz. Şehriniz her türlü taarruzdan masundur. Gerek bizimle gerek Bizans İmparatoru ile yapmış olduğunuz antlaşmalardaki hükümlerden daha iyi şartlara ve hükümlere malik olacaksınız. Sultanın gazabını davet etmemek için başka bir şey düşünmeyiniz.” [102] Diye bağırmıştır. Zağanos Paşa bu suretle bir kısım Francialıların (Fransız), Galata’dan kaçmasına mani olmuştur. Galata’da kalanlar ise bir araya gelerek kendi beyleri ile birlikte kulluklarını sunmak ve kalelerin anahtarlarını vermek üzere Sultan Mehmet’in yanına gitmişlerdir.

Ancak Giritli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil), Leon ve Aleksiyüs (Aleksios) burçları (kuleleri) ilk anda alınamadı. Bu gemicilerin, Bizanslılar adına kale burçlarını kahramanca savunmaları Sultan Mehmet’e arz edilmişti. Sultan Mehmet ise bu gemicilerin; burçlardan (kulelerden)  inmelerini kabul etmeleri üzerine, gemileri ve malları ile birlikte İstanbul’u terk etmelerini sağlamıştı.[103] Deniz tarafındaki surlar, İstanbul’un kara tarafından işgalinden 1,5 ile 2 saat sonra işgal edilmiştir.  Sonuçta, Türk askerleri, 29 Mayıs 1453 Salı günü öğleden sonra saat.14.30’da İstanbul’a hâkim olmuşlardır.

 

Şehzade Orhan

Marmara tarafındaki surların bir kısmına Bizanslılar adına kumanda eden Çelebi Mehmet’in oğlu Şehzade Orhan ise, İstanbul şehrinin işgal edildiğini haber alınca elbiselerini değiştirerek Bizans askerleri arasına karışmış ise de Sultan Mehmet tarafından aranıldığını haber alması üzerine kendisini surlardan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek Padişah Sultan Mehmet’e getirilmişti.[104]

Bizans Tarihçisi Dukas’a göre de Şehzade Orhan’ın başının kesilerek Sultan Mehmet’e getirilmesi ile ilgili olarak;

“…Diğer bir rivayete göre büyük duka, Orhan’la (şehzade) beraber Kastelion’daki Francialıların burcunda idi. Bu sırada burç içinde bulunan ekserisi asil ve necip arhontlardan mürekkep olan kimseler Osmanlılara karşı mukavemetin faydasız olduğunu görerek teslim oldular. Orada bulunan Şehzade Orhan, rahiplerden birinden elbiselerini istedi ve giyindi. Kendi elbisesini de rahibe verdi ve ok atmaya mahsus küçük bir kapıdan kendini şehrin dışına attı. Gemilerde bulunan Osmanlı askerleri,  bunu (Şehzade Orhan) yakalayarak bağladılar ve diğer esirlerle beraber gemiye bindirdiler. Burçtakiler de teslim olduklarından bunları da aynı gemiye bindirdiler. O zaman Romaioi (Romalı / Bizans) esirlerinden biri, kendisini esirlikten kurtarmak için, geminin kaptanına yaklaşarak; - Beni bugün esaretten azat edecek olursan, büyük dukayı ve Orhan’ı (şehzade) sana vereceğim – dedi. Geminin süvarisi ise Romaioi esirine serbest bırakacağına dair söz verince, Romaioi esir, siyahlar giyinmiş olan Orhan’ı gösterdi. Gemi kaptanı, bu kişinin Şehzade Orhan olduğuna kanaat getirince hemen kafasını kesti. Orhan’ın kafasını alarak büyük duka ile birlikte Kosmidion’da (bugünkü Eyüp semti) bulunan Sultan Mehmet’e götürdü. Sultan Mehmet, memnun olarak kaptanı pek çok hediyelerle taltif etti ve geri gönderdi. Büyük duka’ya da oturmasını isteyerek kendisini teselli etti. Hemen orduya ve gemilere adamlar göndererek büyük dukanın çocuklarını ve karısını buldurup yanına getirttirdi. Sultan dukanın aile efradının her biri için biner akçe vererek bunları esirlikten kurtardı ve bunları duka ile birlikte evlerine gönderdi.[105]

Türk Donanmasının Haliç’e girdiğini gören yabancı devletlerin donanmaları ise fazla zayiat vermemek için Haliç’i ve İstanbul’u terk etmişlerdi. Haliçte bulunan ve içinde personel bulunmayan 5 Bizans gemisi ve 15 Cenova ve Ancona (İtalya) gemisi zapt edilmiştir. Diğer 7 Ceneviz gemisi ile Zorzi Doria, 2400 tonluk büyük gemisi, bir gece sonra Galata’daki Cenevizlileri ve birçok kıymetli eşyaları alarak İstanbul’u terk etti. Sultan Mehmet, bunların bitaraflığa riayet ettikleri için hareketlerine müsaade etmişti.

 

Sonuç

Netice olarak, 54 gün süren ve 18 Nisan 1453 günü ile 6, 12 ve 29 Mayıs 1453 tarihlerinde yapılan 4 büyük hücumdan sonra Doğu Roma İmparatorluğunun 1125 senelik başşehri olan İstanbul (Kostantiniyye) 29 Mayıs 1453 Salı günü Sultan Mehmet emrindeki Türk Ordusu ve Donanması tarafından fethedilmiştir. [106]

Bizans İmparatoru XI. Kostantin, çok büyük müşkülatlara ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azim ve gayretle İstanbul şehrini müdafaa etmiş, kendisine deniz yolu ile kaçması teklif edilmesine rağmen bunu ret ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. İmparator Kostantin, ölümünde 49-50 yaşlarında idi. İstanbul’un fethini müteakip ele geçirilen düşman esirlerinin miktarı, 50.000 kadardı.

 

 

 

 

 

14. FETİHTEN SONRAKİ FAALİYETLER

Fatih Sultan Mehmet Ayasofya Kilisesine giriyor

23 yaşında İstanbul’u fethederek tarihte “Fatih” unvanını almış olan Sultan II. Mehmet, İstanbul surlarının işgal edilip Türk askerlerinin şehre girmesinden sonra mahiyetindeki vezir, ulema ve diğer ileri gelen komutan ve devlet adamları ile birlikte muhteşem bir alay ile Topkapı’sından [107] şehre girmiş ve Ayasofya kilisesine gitmiştir. Oraya gelince atından inmiş ve Hagia Sophia (Ayasofya) [108] Kilisesine girmiştir. Sultan, o sırada Bir Osmanlı askerinin mabedin (Ayasofya Kilisesi) mermerlerinden birisini kırmakta olduğunu gördü. Bu tahribi neden yaptığını bu askere sordu. O da din için yaptığını söyledi. Bunun üzerine sultan, askeri kılıçla yaraladı. Ve aynı zamanda Osmanlı askerlerine; “…Servet ve esirler size yeter, şehrin binaları bana aittir.” [109] Demiştir.

Sultan Mehmet mahiyetinde bulunan imamlardan (müezzin) birisine Ayasofya Kilisesinde ezan okumasını istemiştir. Müezzin minbere çıkarak ezan okudu. Kendisi de büyük mihrabın önüne giderek ( Dukas’a göre; mihraptaki mukaddes din taşının üstüne çıkarak) namazını kıldı. Camiin mimari kıymetine zarar vermemek şartı ile ilk Cuma namazının burada kılınmasını emretti.[110] Bu esnada patrik, papalar ve pek çok halk, kadın ve çocuklar toplanmıştı. Padişah Fatih Sultan Mehmet, şehrin fevkalade hassas ve heyecancı olduğunu görünce;

“…Hakikaten bunlar (Bizans askerleri) erkek adamlarmış. Onların böyle çarpışmaları (kahramanca) ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş.” Dedi ve Patrik ve halk kendilerini yerlere atarak ağlaştılar. Sultan Mehmet onlara susmalarını işaret ettikten sonra patriğe;

“…Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmet sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız.” Demiş ve arkasından ordunun kumandanlarına dönerek; “…askerlerin halka hiçbir fenalık yapmamalarını, emre itaat etmeyenlerin ölümle cezalandırılacağını…” [111] Bildirmiştir. Ayrıca Savaş sebebiyle İstanbul’dan kaçmış olanların da geri dönerek iş ve güçleri ile meşgul olmaları konusunda ferman göndermiştir.

 

 

Konstantin’in öldürülmesi ve cesedi

Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya kilisesinden sonra maiyeti ile birlikte Topkapı Sarayına gitmiş ve orada karşısına bir Sırp çıkarak kendisine Doğu Roma Bizans İmparatoru XI. Konstantin’in başını getirmişti.[112] Padişah Rum beylerine bu başın Konstantin’e ait olup olmadığını sorduğunda onun başıdır dediler. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet;

“…Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni İmparator yapmıştı. Niçin böyle boş yere helak olmak istedin? ” dedikten sonra Konstantin’in kesik başını patriğe gönderdi…

Sultan Mehmet, Bizans İmparatoru Konstantin’in ölüp ölmediğini araştırırken cesedine ulaşılmış ve başını bulamadılarsa da ayakkabılarından İmparatorun cesedini tanımışlardı. Çünkü adet olduğu üzere imparatorların çorap ve ayakkabılarında altın ile işlenmiş kartal kuşu resimleri vardı. Padişah bunu haber alınca çok memnun oldu. Padişah’ın iradesiyle hazır bulunmuş olan Hıristiyanlar, XI. Bizans İmparatoru Konstantin’in naşını, bir hükümdara yakışır bir törenle defnetmişlerdi…

Bizans tarihçisi Dukas’a göre Bizans İmparatoru Konstantin’in öldürülmesi ve cesedi ile ilgili olarak;

“…O sırada iki yeniçeri sultanın huzuruna çıkarak bunlardan biri, - efendim, onu (Konstantin) ben öldürdüm. Şehrin içine girmek için acele ettiğim bir sırada ona bir darbe vurarak telef ettim! – dedi. Diğeri de, - İmparatora, evvela ben darbeyi vurdum! – dedi. O zaman Sultan, İmparatorun cesedini bulup başını getirmek üzere bu iki askeri memur etti. Bunlarda koşarak cesedi (İmparator Konstantin) buldular. Ve İmparatorun kafasını keserek sultana getirdiler. Sultan o zaman büyük dukaya sordu. - Bana hakikati söyle. Bu baş senin İmparatorunun başımıdır? Duka başı dikkatle tetkik ederek – Efendim onundur - dedi. Bu başı başkaları da gördüler ve tanıdılar. O vakit imparatorun kafasını Avgusteo’nun sütununa diktiler… Sultan, muzafferiyetini remzeden (işaret eden) bu başı Pers sultanına, Araplara ve diğer Türklere gönderdi.” [113] Denilmektedir.

Maktul Konstantin’in eşi İmparatoriçe ise İstanbul’un fethedilmesinden sonra kocası ile son defa vedalaşıp Rum  (Bizans) beyleri tarafından kızları ve asil ailelere mensup kadınlarla birlikte Padişah’ın bilgisi dışında Jüstinyani’nin gemisiyle birlikte Mora  (şimdi Yunanistan’a ait) Yarımadasına götürüldü. Fatih Sultan Mehmet, İmparatoriçe ve yanındakileri kaçıranların kimler olduğunu tahkik ve tespit ettikten sonra onları idam ettirmiştir. [114]

 

Galata ve Venedik halkı ile yapılan antlaşmalar ile Fatih’in Edirne’ye dönüşü ve ölümü

30 Mayıs 1453 günü Ceneviz murahhasları ile yapılan, Rumca olarak hazırlanan, Fatih’in tuğrasını taşıyan ve Fatih Sultan Mehmet namına Zagnos Paşa tarafından imzalanan antlaşmaya göre; Galata’da kalacak Cenevizlilerin kendilerine, ailelerine, mal ve mülklerine dokunulmayacağı, ticaretlerine ve seyahatlerine müdahale edilmeyeceği, kiliselerine gidip dualarını yapabilecekleri, ancak Kilise Çanları’nın çalınamayacağı kararı alınmıştır. Antlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra da Fatih Sultan Mehmet, Galata’ya giderek Galata’nın etrafındaki surların tamamını yıktırmış, ancak 528 yılında Bizans İmparatoru Anastasius tarafından inşa edilen Galata kulesi de muhafaza edilmiştir. Sultan Mehmet ayrıca doğu ve batı vilayetlerinden Eylül 1453 ayına kadar 5.000 ailenin şehre getirilip iskân olunmalarını emretmiştir. [115]

İstanbul’un müdafaasına bilfiil iştirak etmiş olan Venedikliler, Fatih Sultan Mehmet tarafından cezalandırıldı. Bunun yanında da Fatih, Venediklilere memleket dâhilinde ticaret müsaadesi vermeyi, Venedik tüccar gemilerinin gidip gelişte İstanbul’a uğramaları ve muayyen bir gümrük resmi vermeleri şartı ile bir sulh yapmayı kabul etti.

Fatih ordusuna Ok meydanında bir büyük ziyafet verdi. Bunda kuşatmaya iştirak edenlerin hepsi bulundu. Toplam 170.000 kişiye hediyeler verildi. Fatih ordusunu tebrik etti. İlk Cuma namazını bir cami haline konmuş olan Ayasofya’da kıldı. İstanbul’un imar ve iskânı, surların, su ve suyollarının tamir ve onarımı için emirlerini verdi.

Sultan Mehmet; Konstantinopolis’e vali olarak Süleyman adında birisini tayin etti ve Büyük Kilise’nin (Ayasofya) kendi tanrısının ve Muhammed’in mabedi olmasını emretti. İstanbul’da tertip ve düzeni aldıktan ve gerekli diğer görevlendirmeleri yaptıktan sonra 18 Haziran 1453 günü İstanbul’dan Edirne’ye (Adrianupolis) hareket etmiş ve büyük bir merasimle şehre girmiştir.

Fatih, Karadeniz boğazını, Anadolu ve Rumeli Hisarı ile müdafaa etmekle, İstanbul’un ve Marmara Deniz’inin güvenliğinin sağlanamayacağını düşünmüş ve Akdeniz’den gelecek tehlikeye karşı Çanakkale boğazının giriş yerinde karşılıklı olarak Kilidilbahir ve Sultaniye adlarında iki kale yaptırmıştır.

Fatih Sultan Mehmet; 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarında Hünkâr Çayırı’ndaki ordugâhta Gut hastalığından öldüğü sanılmakla birlikte, zehirlendiği de söylenmektedir. İstanbul’da kendi adı ile anılan semtte, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan külliyesinde, Fatih Sultan Mehmet Camisinin yanındaki türbeye defnedilmiştir.

 

 

Fatih Sultan Mehmet’in ölümünde (1481) Osmanlı İmparatorluğunun sınırları ise Harita-3’te görülmektedir.

 

14. SONUÇ

1. Hz. Peygamber’in; “Kostantiniyye (İstanbul), muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” Şeklinde haber vermesi ve motive etmesiyle, bizzat zamanın komutan ve idarecilerinin, İstanbul’u fethetme ideali, Emevîlerin, Abbasilerin, Selçukluların ve en son da Osmanlıların bu şehre karşı bitmeyen sefer ve kuşatmalarına önemli sebep teşkil etmiştir.  İstanbul’un fethi; sanki münferit bir hadise değil, İslâmiyet’le beraber teşekkül etmiş kutsal bir idealin gerçekleşmesi anlamına gelmekteydi.  

2. Hıristiyanlık, 325 tarihinde Roma İmparatorluğunun resmi dini kabul edilmiştir. Doğu Ortodoks ve Batı Katolik kiliselerinin birbirinden ayrılması da 1054 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu ayrığı da değerlendiren Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle, 1125 senelik Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu tarihe gömülmüştür. Ayrıca İstanbul; Asya ile Avrupa torakları üzerinde yayılmakta olan yeni bir Osmanlı İmparatorluğun bütünlüğünü tamamlayan bir merkez haline gelmiştir.

3. Konstantinopolis’in (İstanbul’un) fethi; Eski Grek (Yunan) uygarlığının mirasını yüklenmiş olduğu gibi Hıristiyan dünyasının en önemli temel taşlarından birisini oluşturan Bizans’ın nihai yıkımının bir ifadesidir. İstanbul’un fethinin sonunda Batı’ya sığınan Bizanslı aydınların etkisi ile Rönesans başlamış ve ilerdeki aydınlanma Çağı’nın temelleri atılmıştır. Bu nedenledir ki, 1453 yılı, karanlık Orta Çağlar’ın kapanıp insanlığı bugüne getiren Yeni Çağların başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

4. 6 Nisan-29 Mayıs 1453 tarihleri arasında 54 gün süren kuşatma sonunda, Konstantinopolis (İstanbul), kapılarını yeni sahiplerine yani Türklere açtı. Türk ve dünya tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan ve 1071 meydana gelen Malazgirt Savaşı’nda da Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan karşısında yeniliye uğrayan Bizans İmparatorluğu Anadolu’nun kapılarını Türklere açmıştı. Bu büyük tarihi olaydan tam 382 yıl sonra Bizans İmparatorluğu bu defa başka bir Türk devletine yani Osmanlı Devleti’ne yenilerek tarih sahnesinden çekilmiştir. Bu suretle, yüzyıllarca çeşitli milletler tarafından kuşatılan, ancak bir türlü fethedilemeyen İstanbul’u fethetmek şerefi; “Ya ben Bizans’ı alırım, ya Bizans beni”[116] diyen kudretli Türk hükümdarı, büyük asker ve strateji uzmanı 21 yaşındaki Sultan II. Mehmet’e nasip olmuştur. O, böylece Türk’ün tarihten gelen güç ve savaşma yeteneğini bütün dünyaya bir kez daha göstermiş oluyordu.      

5. Sultan II. Mehmet; fetihten önce hem Anadolu’da hem de Rumeli’de (Trakya) kendini ve topraklarını güvenliğini sağlamış, Akdeniz ve Karadeniz’e açılan boğazları da kontrol altına aldıktan sonra iyi eğitilmiş ve cesur ordusu ve döktürdüğü modern topları ile İstanbul’u fethetmişti. Bu fetih olayında; muhalif siyaset izleyen, yeniçerileri kontrolü altında bulunduran Çandarlı Halil Paşa’nın diplomatik maharetinden de istifade edilmiştir. 

6. Konstantin’ in (İstanbul) Türkler tarafından fethi; XI’ inci yüzyıldan itibaren başlayan, Şark zihniyetini temsil eden İslam dünyası ile Garp zihniyetini temsil eden Hıristiyan âleminin çarpışmalarının sonucunda Şark âleminin galip gelmesidir. 29 Mayıs 1453, dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olmuştur.

7. Türkler, çok önceden Tuna boylarına girmiş ve Orta Avrupa’yı tehdide başlamışlardı. Balkanlar’ın ve Anadolu’nun büyük bir bölümünü elinde bulunduran ve çağın en güçlü ordusuna sahip Türk Devletine karşı, nüfuz itibariyle küçülmüş, gerilemiş verimli topraklarını kaybetmiş, büyük ekonomik sıkıntılar içerisinde bulunan bir Bizans imparatorluğunun uzun süre dayanması mümkün olmamıştır.

8. Bizans imparatorluğu, mukadder akıbetinden kurtulmak için çok çalışmış, bütün vasıtalardan faydalanmış, batıdan yardım talep etmiş ayrıca Anadolu’daki Karaman oğullarını Osmanlı devletine karşı isyana teşvik etmiş hatta saltanat peşinde olan Osmanlı şehzadeleri ni de kullanmaktan çekinmemiştir.

9. Doğu Roma (Bizans) İmparatoru XI. Konstantin, Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra kendisine deniz yolu ile kaçması teklif edilmesine rağmen askerlerini terk etmemiş ve şehrin müdafaası için canını vermiştir.

10. Konstantinopolis’in fethi ile Türklere sadece yeni bir başkent kazandırmamış, aynı zamanda kurdukları Osmanlı imparatorluğunun, Avrupa kıtasındaki topraklarının güvencesi olmuştu. Avrupa-Asya geçidi üzerinde bulunan bu yeni başkent ellerinde olmadan, Türklerin kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri mümkün değildi. Türkleri tedirgin eden Bizans değil, Hıristiyanların birleşerek Konstantinopolis gibi bir üsten harekete geçmeleri ihtimaliydi.  

11. Sultan II. Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra “Fatih” unvanını almıştır. Türkler; iki kıtada (Asya ve Avrupa) yani Trakya ve Anadolu’da bulunan topraklarını birleştirmiş ve “Osmanlı İmparatorluğu” devrini açmışlardır. Ayrıca İstanbul ve Çanakkale boğazlarına da hâkim olmuşlardır.

12. Oğuz Türklerinden beri Türk Milletinin din ve vicdan hürriyetlerine saygılı olmalarından dolayı, Doğu Bizans Ortodoks Hıristiyanları ile Batı Roma (Bizans) Hıristiyanları tarafından da kurtarıcı olarak görülmüşlerdir.

13. Batıdaki Hıristiyanların doğudaki Hıristiyanlara göre farklı olması, Doğu’dakilerin Batı’daki  (Roma) Hıristiyanları tarafından yönetilmelerini ve üstünlüklerini kabul etmek istememeleri,  ayrıca Doğu ve Batı’daki Kiliselerin birleşmesine, bilhassa Keşişler ve Papazlar gibi din adamların karşı olmaları, Batı ile birleşmenin bir kurtuluş yolu olamayacağına inanılması… Batıdaki Roma Doğu Bizans Ortodoks kiliseleri ile Batı Roma kiliseleri arasındaki mezhep çatışmaları ve birlikte hareket edememeleri, Müslüman Türk egemenliğini, Katolik-Latin boyunduruğuna tercih etmeleri, Bizans kamuoyunun ikiye ayrılması, Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinde önemli bir faktör olmuştur. İstanbul’un kuşatılması sırasında Bizans’ın son büyük devlet adamı Grandük Lukas Notaras’ın, “Ayasofya’da bir kardinal şapkası görmektense, bir Türk sarığı görmesini tercih ederim.” Şeklindeki ifadesi, kiliseler arasındaki çatışmanın önemini göstermektedir.

14. İstanbul’un fethedilmesinde; Osmanlı topçuluğunun o zamanın şartlarında üstün seviyede olması, ateşli silahlarının kullanılması, surların imal edilen güçlü toplarla dövülmesinin de önemli katkıları olmuştur. Ayrıca Türk Ordusunun uzun süreli bir kuşatmayı, zamanın ordularına nazaran daha başarı bir şekilde yerine getirmesi, Türk askerlerinin disiplinli, gözü pek, cesaretli ve yaratışlarında cengâver olmasının da etkisi büyük olmuştur.

15. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, Rum Patrikliğini yeniden kurmuş, Ortodoks Kilisesi’nin bağımsızlığını iade etmiştir. Böylece, Doğu Hıristiyanlığını Batı Hıristiyanlığının boyunduruğundan kurtarmış, sonuçta bütün Bizans Ortodoksluğuna dini idelini gerçekleştirme imkânını tanımıştır.

16. Şehrin (Konstantinopolis) fethini izleyen yıllara ait belgeler, Türklerin birçok kiliseye dokunmadıklarını ve Hıristiyan halkın bunları ibadet için kullanmaya devam ettiğini ortaya koymuştur. Sultan Mehmet, büyüklüğü ve gösterişi bakımından Ayasofya’dan sonra gelen Havariyun Kilisesini Patrik Gennadios’a tahsis etmişti. Türkler buradaki kutsal emanetlerden hiçbirine zarar vermemişlerdi. Hatta Gennadios, birkaç ay sonra kendi isteği ile bu kiliseden ayrıldığında kutsal emanetleri de beraberinde götürmüştü…

Şehrin diğer bir semtinde, güneyde Samatya kapısı yakınında Psamatia’daki Peribleptos Kilisesi (Harita-3), XVI. Yüzyıl ortalarına kadar Ortodoks kilisesi olarak kalmış ve bu yıllarda Osmanlı tahtında oturan Sultan İbrahim tarafından Ermeni asıllı gözdesi Şekerpare’yi memnun etmek için Ermenilere verilmişti. Yakınında bulunan Aya Yorgi Kilisesi’ne de dokunulmamıştı. Ayasofya’dan sonra ikinci büyük kilise olan Havariyun dâhil mevcut kiliseler, diğer Osmanlı Padişahları tarafından da koruma altına alınmış, Hıristiyan halkının ibadetlerine açık tutulmuştu.[117]

17. İstanbul’un fethi ile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından Kırım’a yapılan İtalyan ticareti durmuş, ayrıca Boğaziçi’nin ötesindeki Ceneviz topraklarları da yaklaşık 20 yıl içerisinde Osmanlı Egemenliğine geçmiştir. Ayrıca Karadeniz ve Akdeniz’in bir “Türk gölü” haline gelmesinin öncülüğü, İstanbul’un fethiyle sağlanmıştır.

18. Fatih Sultan Mehmet, 30 yıl süren padişahlığı süresince bütün Anadolu ve Balkanların tek hâkimi olmuş, Türk Orduları İtalya sınırına kadar dayanmıştır. Fatih;  Osmanlı Cihan Devleti’nin gerçek anlamda kurucusu olmuştur.

19. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet kentin imarı ve sosyal ve kültürel etkinlikleri için büyük çalışmalara girmiş ve bu meyanda; bir tıp merkezi (darüşşifa), yeni çeriler için iki kışla, bir top dökümhanesi inşa ettirmiştir. Fatih; Bir milletin yükselmesinin ve ayakta kalmasının tek başına siyasi - askeri ve ekonomik güçle mümkün olmayacağını kavrayarak ülkede ilim, sanat ve kültürün gelişmesi için gayret göstermiştir. İzlediği ilim ve kültür politikaları ile de çağın güçlü ve modern devletleri arasında yer almasını hedef olarak belirlemiştir.

Saygılarımla…

 

 

İzzettin Çopur

(E) Albay

 

 

 

EKLER     :

Kroki-1     : İstanbul’un fethinden önce Osmanlı Devleti

Harita-1    : Osmanlı İmparatorluğu ve Komşuları (1451-1452)

Resim-1    : Konstantinopolis’in (İstanbul) 15. Yüzyıdaki temsili görünüşü

Harita-2    : Konstantinopolis’in Savunma yapılanması

Kroki-2     : İstanbul’un Sultan II. Mehmet tarafından kuşatılması

Resim-2    : Surların önündeki Osmanlı topları

Resim-3    : Günümüzde Edirne Kapısı diye adlandırılan Harisios Kapısı

Resim- 4   :1453’te Konstantinopolis’in önündeki Türk Ordugahı

Harita-3    : Fatih Sultan Mehmet’in ölümünde (1481) Osmanlı İmparatorluğu

KAYNAKLAR:

 

 

 

 

 

 

 

 

İstanbul’un fethinden önce Osmanlı Devleti

Kroki-1


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Osmanlı İmparatorluğu ve Komşuları (1451-1452)

Harita-1


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 


 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR:

Baron Joseph Von Hammer; Büyük Osmanlı Tarihi, Birinci Cilt, İstanbul, 1998,

Feridun Dirimtekin; İstanbul’un Fethi, İstanbul Belediye Matbaası, 1949,

Dukas; İstanbul’un fethi (1341-1462), Çeviren: V.Mirmiroğlu, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul 2012,

Doç. Dr. Haldun Eroğlu (Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Üyesi); İstanbul’un fethinde; İstanbul’u savunan meçhul bir Osmanlı Hanedanı Üyesi, Şehzade Orhan, Turhan Kitapevi Yayınları, Ankara, Ekim 2008,

Hüseyin Dağtekin; Fetihten Önce Fetihten Sonra, İstanbul’un Fethinde Kullanılan Yürür kuleler, 1. Baskı, Fatih/İstanbul, Mayıs 2003,

Nicolae Lorga; Fetihten Önce Fetihten Sonra, İstanbul’un Zaptı Hakkında İhmal edilmiş Bir Kaynak, Birinci Baskı, Fatih/İstanbul, Mayıs 2003,

D. Nicolle-J. Haldon-S. Turnbull; Çeviri: Ali Özdemir, Konstantinopolis’in Düşüşü, Osmanlıların Bizans’ı Fethi, Kitap Yayınevi, İstanbul Mayıs 2010,

Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1. Cilt, 7. Baskı, 1975,

İsmail Hami Danişmend; Fetih ve Fatih, Timaş Yayınları, İstanbul 2008,

İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; Değeri ve Tesiri Açısından Fetih Hadîsi (Feth-i Kostantiniyye),  Hazırlayan; Dr. Necdet Yılmaz, İstanbul, Mayıs 2002,

Prof. Dr. Necdet Öztürk; Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi, Mayıs 2000, Sayı: 157-168,

Paul Wittek; Fetih’ten Önce Fetihten sonra, Ankara Bozgunundan İstanbul’un Fethine Kadar, 1. Baskı, Fatih / İstanbul Mayıs 2003,

Roger Growley; (Çeviren Cihat Taşçıoğlu), Son Büyük Kuşatma 1453, April Yayınları, İstanbul, Şubat 2012,

Steven Runciman; İngilizce aslından çeviren; Derin Türkömer;  Doğan Egmont Yayıncılık, 5. Baskı, Ekim 2011, İstanbul,

Yorgios Sfrancis’in Anıları; İstanbul’un Fethinin Bizanslı Son Tanığı, Chronicon-Minus, Çeviren: Levent Kayapınar, 1. Baskı, İstanbul 2009,

Yeorgios Francis; Şehir Düştü! Bizanslı Tarihçi Francis’ten İstanbul’un Fethi, Eski Yunanca aslından, 1838 Bonn Baskısından Çeviren Dr. Kriton Dinçmen, İletişim Yayınları, Cağaloğlu / İstanbul, Eylül 1992,

Ahmettasagil.wordpress.com.

Tr. Wikipedia.org/wiki/İstanbul’un Fethi, Tr. Wikipedia.org/wiki/İstanbul surları,

Tr.wikipedia.org/wiki/Timur, tr.wikipedia.org/wiki/ Avarlar,

Blok.milliyet.com.tr/Türk

http: //www.deretepe.net/wp.İstanbul’un fethi

tr.wikipedia.org/wiki/Nicolae Lorga

www.tarih gazetesi.net

www.istanbularkeoloji.gov.tr/tarihçe

www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/İstanbul’un fethi

http://tr.wikimedia.org./wiki/kuşatma

gelişenbeyin.net/akşemsettin.html

www.milliyet.com.tr/tekfur sarayı

tr.wikipedia.org/wiki/tekfur sarayı

tr.wikipedia.org/wiki/Dünya tarihi

 



[1] Konstantinopolis’in / Kostantiniyye (İstanbul) kuruluşu; Konstantinopolis, adını Roma İmparatoru Büyük Constantinus’tan almıştır. Roma İmparatorluğunun ikinci başşehridir. İmparator, MS. 324’te başkenti Doğu’ya, o sırada Byzantium (Konstantinopolis’in bir önceki adı) diye anılan ve Avrupa’dan Asya’ya bakan bir yere taşımıştır. Yedi tepe üzerine bina edilmiştir. Bilahare Rumların gerileme devrinde şehre “İstanbol” adı verildi. Şehir bir üçgene benzetilebilir. Yeni başkent, Marmara Denizi’ni Karadeniz’e bağlayan dar bir boğaz olan Boğaziçi’nin güney ucunda, sulara doğru çıkıntı yapan bir burnun üstünde kuruldu. Eski kentin hemen kuzeyinde dünyanın en güzel doğal limanlarından olup “Haliç” adıyla anılan ve içeriye doğru 11 km uzanan dar bir körfez bulunmaktadır. Boğaziçi’nin, Avrupa’yı Asya’dan ayırdığı ayrıca Doğu ile Batı arasında bir köprü vazifesi gördüğü kabul edilmiştir. Sarayburnu ile Yedikule arasında, Marmara sahilinde ve surların dâhilinde insan eliyle açılmış ve şimdi doldurulmuş olan iki liman vardır. Bunlardan biri Teodos limanı, yani bugünkü Langa liman, diğeri de Julien limanı, bugünkü Kasırga limanıdır.   Surlar, Konstantinopolis’in savunması için inşa edilmişti. İmparator Constantinus, geleceğin başkenti olacak olan Byzantium’un sınırlarını, yaya olarak elinde mızrakla bizzat çizmişti. Bizans İmparatoru II. Theodosios’un (408-450) hükümdarlığı zamanında yapılan surlar, gittikçe artan Hun tehlikesine karşı inşa ettirilmişti. Bu surlar, kentin işgal ettiği alanı da büyük ölçüde arttırdı.  Onun zamanında önemli bölümü tamamlanan surlar, Konstantinopolis’in yedi tepesini kuşatıyordu. Konstantinopolis’in surları, 626’ de Avarlarla Persler tarafından ilk defa kuşatılarak kentin çevresi harap edildi. İlave güvenlik için kentin kuzey batısında haliç tarafında bulunan Vlaherna bölgesinde yeni ilave surlar yapıldı. Ayrıca 813’te İmparator V. Leon’un (Ermeni) saltanatı sırasında Bulgar tehditleri karşısında yine surlara ilaveler yapıldı. Aleksios I. Komninos’un (1081-1118) hükümdarlığı sırasında ise Vlaherna imparatorluk sarayı inşa edildi. Bugün Vlaherna Sarayını kuşatan surlar, İmparator I. Manuil Komninos (1143-1180) tarafından yapılmıştır. (D.Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; Çeviri: Ali Özdemir, Konstantinopolis’in Düşüşü. Osmanlıların Bizans’ı Fethi, Kitap Yayınevi, İstanbul, Mayıs 2010, s.121-129, Baron Joseph Von Hammer; Büyük Osmanlı Tarihi, Birinci Cilt, İstanbul, 1998, s. 535-537. İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; Değeri ve Tesiri Açısından Fetih Hadisesi, Hazırlayan, Dr. Necdet Yılmaz, İstanbul, Mayıs 2002, s. 57)

[2] Avarlar; Orta Asya’da etnos (kavim) bir halk iken 555 tarihinde Göktürkler tarafından batıya Avrupa’ya sürülen Avarların iskeletini Uygur Türkleri oluşturmuştur. Batıda Sabar Türkleri ile karışıp ilerideki yıllarda tamamen Türkleşmişlerdir. Hunların diliyle konuştukları bilinmektedir. Ayrıca Avrupa’daki Avarlar, Avrupa’da bulundukları sürede Avrupa’daki Slav toplulukları ile de kaynaşmışlardır. Avarlar, bugünkü Transilvanya merkezli Romanya ile Macaristan topraklarına yerleşmişlerdir. 558-805 yılları arasında yaklaşık 250 yıl kadar Orta Avrupa ve Balkanlar’a hâkim olmuşlardır. 803 yılında tüm Avar toprakları Bulgarlarca ele geçirilmiş ve Bulgarlarla Avarların çok yakın kabileler olmaları, Avarların bunlar içerisinde asimile olmasını hızlandırmıştır. 9. Yüzyıl boyunca ise Avarlar, Slav ve Cermen yerleşimcilerin arasında erimişlerdir. (tr. Wikipedia.org/wiki/Avarlar ile ahmettasagil. Wordpress.com.)

[3] Mancınık; Orta Çağ’da savaşlarda ve kuşatmalarda, duvarları hasara uğratmak için bir kol ile kullanılarak kullanılan uzak mesafelere fırlatmalar (taş, sıcak zift, katı kurşun ve yanan ot gibi) yapabilen bir nevi silahtır. (tr.wikipedia.org/wiki/Mancınık)

[4] Baron Joseph Von Hammer; Büyük Osmanlı Tarihi, Birinci Cilt, İstanbul, 1998, s. 540

[5] Ebû Kabîl; Tâbiûn (Hz. Peygamberi görmüş olanları görüp onlardan hadis dinlemiş olanlar) neslindendir. Emeviler devrinde Rodos kuşatmasına katılmıştır. M. 745 tarihinde Nil Deltası’nda vefat etmiştir.(İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; Değeri ve Tesiri Açısından Fetih Hadîsi “Feth-i Kostantiniyye”, Hazırlayan; Dr. Necdet Yılmaz, İstanbul, Mayıs 2002, s. 19)

[6] Kostantiniyye; Bizans’ın taht (başkent) şehrinin Arapça telaffuzudur. Bu isim, fetihten sonra, sikkelerde ve devletin resmi evrakı üzerinde kullanılmakla devam etmişse de, onun artık yeni sahiplerinin  (Türklerin) dilindeki adı “İstanbul” dur.(İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 22)

[7] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; Değeri ve Tesiri Açısından Fetih Hadîsi (Feth-i Kostantiniyye), Hazırlayan; Dr. Necdet Yılmaz, İstanbul, Mayıs 2002, s. 19-20. (mamzâde Mehmed Es’ad Efendi; İstanbul, ? - 1851; Zeyrek Cami İmamı. Konyalı Ahmet Efendinin oğlu, müderrislik yaptı / medrese dersi verdi. 1817 yılında Kudüs, 1823’te ise Mısır mollalığı yaptı. 1827 Medine, 1829’da Halep Kadılığı görevinde bulundu. 1838 yılında Anadolu Kazaskerliğine getirildi. İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi, Feth-i Kostantiniyye adlı eserini, dönemin hükümdarı Sultan II. Mahmud’ un (1808-1839) isteği üzerine kaleme almıştır. İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi, 7 Mart 1859 yılında vefat etmiştir. Kabri İstanbul’da Süleymaniye Türbesi civarındadadır. Yeniçeriliğin kaldırılmasında padişahın yanında yer almıştır. Feth-i Kostantiniyye adlı bu eseri; İmamzâde Mehmed Es’ad Efendinin ölümünden 10 sene sonra 1869 senesinde Sultan Abdülaziz (Saltanatı: 1861-1876) zamanında (Muhib matbaasında yayınlanmış ve matbaanın bastığı ilk eser olmuştur. (-Hakkındabilgial.com- ile – www.fizan.net/imamzade-esad efendi. İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 77-79 ve Prof. Dr. Necdet Öztürk; Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi, Mayıs 2000, Sayı: 157-168, s. 51)

[8] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 33 ile 37

[9] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 43-45 ile https: //tr-tr.facebook.com/

[10] Ebû Eyyûb el Ensârî; 673 veya 675 senesinde, Hz. Muaviye’nin halifeliği döneminde, Kostantiniyye’nin fethedilmesi maksadıyla sevk edilen Müslüman askerlerine ashâb-ı kiramdan da (soylu kişiler) bir grup insan katılmıştı. Bunlar arasında Ebû Eyyûb el Ensârî da bulunmaktaydı. Ancak Ebû Eyyûb el Ensârî, Kostantiniyye civarında şehit olmuştur. İbn Asâkir, Tarih’inde, Ebû Eyyûb hazretlerinin ruhunu teslim etmeden hemen önce, “…Vefat ettiğimde beni yıkayıp tekfin (kefene sarma) edin. Eğer Müslümanlara zahmet vermez ise naşımı imkân nispetinde Kostantiniyye surlarına en yakın ve Müslüman gazilerin ayakları altına defnedin.” Diye vasiyet ettiği ve bu vasiyete göre hareket edildiği yazılmaktadır. Bunu gören Kostantiniyye ahalisi, Müslümanlar tarafına bir yazı göndererek; “Bu defnettiğiniz kişiyi oradan çıkarınız” dediler. Müslümanlar da cevaben;  “…Defnettiğimiz o kimse Hz. Peygamber’in ashabındandır. Bu şekilde vasiyet etmesinin sebebi, Allah yolunda cihad eden mücahitlerin düşman tarafına kendisinden daha yakın bulunmaması, kendisinin ön saflarda bulunmasını sağlamak içindir. Şayet bu dediklerinizi yaparsanız, yeryüzünde bulunan bütün Müslüman askerlerini toplar, yağmur gibi başınıza yağdırır, bütün kiliselerinizi ortadan kaldırırız.” Diye onları tehdit ettiler. Bunun üzerine; “Bizim kastımız defnettiğiniz o zatın sizin yanınızdaki değerini öğrenmek ve kabrine hürmet göstermek içindir.” Diye karşı cevap verdiler. Bilahare kabrin üzerine beyaz bir kubbe yapılmıştır. Kabrin içinde kandiller yakılmıştır. İbni Asâkir ile Ebu Said, 718-719 senesinde gidip kubbeyi ziyaret ettiğini ve zincirle asılmış kandil gördüğünü, rivayet etmişse de bir müddet sonra adı sanı kalmayacak şekilde kökten yıkıldığı anlaşılmaktadır. (Ebû Eyyûb el Ensârî’ nin mezarı) Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden hemen sonra Ebû Eyyûb el Ensârî hazretlerinin kabir yerinin tespit edilmesini arzu ediyordu. Bu iş için hocası ve şeyhi, aynı zamanda fethin belki Fetih Hadisi’nden sonra en önemli teşvik edici role sahip bulunan Akşemseddin hazretlerinden talepte bulundu. Akşemseddin, Eyüp de bir mahalle gelip, incelemelerde bulunduktan sonra, bir yeri işaret ederek, gösterdiği yerden nur peyda olduğunu, orasının Mihmandar-ı Resul’ün  (Ebu Eyyûb el Ensârî) kabri olacağını söyledi. Şeyhine güven ve inancı büyük olan Fatih, bu duygularını belirttikten sonra, “kalbimin iyice kanaat getirmesi için bir de görünür delil gösterseniz” ricasında bulundu. Bunun üzerine, Akşemseddin hazretleri, kabrin baş tarafının bir miktar kazılmasını istedi. Kabrin bir miktar kazılmasıyla birlikte, içerisinden üstü yazılı bir mermer sütun çıktı. Ehline okuttuklarında bu mezarın Ebû Eyyûb el Ensârî’ nin kabri olduğu kesinlik kazanmış oldu. Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, buraya bir türbe yapılmasını, etrafına bir cami ve imaretle, buraların işleyişlerini devam ettirmek için vakıflar oluşturmasını istedi. Osmanlı hükümdarları bundan sonra kılıç kuşanma merasimlerini hep burada gerçekletirdiler. Ebû Eyyûb el Ensârî hazretlerine de Sultan unvanı verildi. (İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 65, 101-103) 

[11] Arap Cami; Türkiye’nin İstanbul iline bağlı Beyoğlu ilçesindeki Galata semtinde yer alan cami, önceleri San Paolo (Saint Paul) Kilisesi olarak bilinmektedir. Mihrap duvarında yer alan tonozlar, yapının evveliyatında kilise olarak inşa edildiği yönünde ki bilgiyi teyit etmektedir. Arap Cami, fetih öncesinden kalan İstanbul’un tek Gotik kilisesidir. Bir rivayete göre de İstanbul’da ilk ezan sesinin yükseldiği yer 717 yılında yapılmış olan Arap Camidir. İstanbul’u fetih için M.S. 717 gelmiş olan Müslüman Arap kumandanlarından Mesleme Bin Abdülmelik tarafından Konstantiniyye (İstanbul) alınamamış ancak Galata zapt edilmiştir.  Mesleme ve Bizans İmparatoru III. Leon arasında varılan bir anlaşma sonucu Galata’da bir cami yaptırılmış ve adına da Arap Cami denilmiştir. Daha sonra bu cami, Arap Ordusunun Şam’a dönmesi üzerine Kilise haline sokulmuş ve şimdi minare olarak kullanılan çan kulesi de bu esnada ilave edilmiştir. 1453 İstanbul’un fethinden sonra 1475’te Kilise cami’ye çevrilerek öndeki mihrap ve minber ilave edilmiş ve Osmanlı kayıtlarında yine Arap Mescidi ismini almıştır. Caminin Araplara mal edilmesinin bir nedeni de, minareye çevrilen eski çan kulesinin 714’te Şam’da yaptırılan ünlü Emeviye Camii’nin özgün  köşeli minaresini çağrıştırmasıdır. 1492 yılında Endülüs’ten sürülen Arapların, cami çevresinde iskân ettirilmesinde dolayı yapı, Araplarla anılmıştır. (Tr.wikipedia.org/wiki/Arap Cami, www.zaman.com.tr/cuma-arap hikâyesi ve www.turcebilgi.com/arap cami ile www.agos.com.tr//arap-caminin-bilinmeyen tarihi)

[12] İsmail Hakkı Danişmend; Fetih ve Fatih, Timaş Yayınları, İstanbul 2008, s. 45-48 ile D.Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull, s. 181, Hammer; s. 540 ile İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 40-46

[13] Feridun Dirimtekin; İstanbul’un Fethi, İstanbul Belediye Matbaası, 1949, s. 6

[14] Steven Runciman; Çeviren Derin Türkömer, Konstantinopolis Düştü, Doğan Egmont Yayıncılık, 5. Baskı, Ekim 2011, İstanbul, s. 15

[15] Danişmend; s. 48-49 ile İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 46

[16] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 47 ile tr.wikipedia.org/wiki/Kayser

[17] İmamzâde; s. 47- 48 ile Prof. Dr. Necdet Öztürk; Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi, Mayıs 2000, Sayı:157-168,s. 52

[18] İmamzâde; s. 49

[19] Timurlenk / Timur (1370-1405); Büyük Timur İmparatorluğunun kurucusu, Türk – Moğol Devletinin Türk Komutanı, aslen Türk ırkından. Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın anne soyundan gelme.1336’da Türkistan’da Keş şehrinde dünyaya gelmiştir. Kurduğu İmparatorluk, XIV. Yüzyıl sonlarına doğru bir uçta Çin sınırından Bengal Körfezi’ne (Hindistan’ın doğusunda), öteki uçta Akdeniz’e kadar uzanıyordu. Timur hiçbir zaman din uğruna savaşmamıştı. Osmanlıların varlığına baştan beri karşıydı. Timurlenk, 1386’da Doğu Anadolu’ya girmiş ve Anadolu beylerinin (Candar oğulları, Karaman, Germiyan, Dulkadiroğluları gibi) karşısına çıkardıkları orduyu Erzincan’da mağlup etmişti. Bu zaferden sonra yine döneceğini söyleyerek geri çekilmişti. Timur,1395’te yeniden Anadolu topraklarına girerek Sivas’ı işgal etti. Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt’ın Sivas valisi olan oğlu dâhil halkın çoğunu etkisiz hale getirdi. Sonra da Anadolu içlerine daha fazla girmeden Halep, Şam ve Bağdat’ı egemenliği altına almak üzere doğuya yöneldi. Timur, 28 Temmuz 1402 tarihinde yapılan Ankara (Çubuk Ovasında)  Hindistan’dan getirdiği fillerle başlattığı savaşta Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıd’ı (1.Beyazıd) mağlup etti. Osmanlı Devleti tarafından yeni fethedilen Anadolu Beyliklerinin sipahileri, Timur saflarında çarpışan emirlerini fark ederek Yıldırım Beyazıd’ı terk edip Timur’un yanına geçmişlerdi. Sultan Beyazıt sonuna kadar mücadele etti. Ancak Osmanlı Sultanı Beyazıt ve oğlu Musa, Timur’a esir düştü. Yıldırım Beyazıd vaziyetinin ümitsizliğini görerek, 1403 Martı’nda hayatına son verdi. Timur, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti Bursa ile Kütahya, Manisa ve İzmir’i ele geçirdi. Antalya kıyılarına, Antalya ve Teke’ye hâkim oldu. Bu bölgeleri yağma edip büyük ganimetler elde etti. Ankara Savaşı, Orta Çağın en büyük Meydan Muharebesidir. 200.000’den fazla Türk askeri birbirleriyle savaşmıştır. Anadolu topraklarında iki Türk ve Müslüman devlet arasında yapılmış olan büyük savaştır. Timur Ordusunun önündeki 32 adet zırhlı fillerin savaş alanında kullanılması, Osmanlı Ordusunun atlarını ürkütmüş ve Yıldırım Beyazıd’ın yenilgisini hazırlayan sebeplerden birisi olmuştur.

Ankara Savaşı, Osmanlı Devleti’nin 11 yıl kadar duraklamasına neden olmuş, Anadolu’nun birliği ve bütünlüğü dağılmış, Anadolu’daki beylikler yeniden güçlenerek ortaya çıkmışlardır. Bu beyliklerden en büyüğü Selçuk sultanlarının eski payitahtı olan (Başkent) Konya’da kurulan Karaman Beyliği idi. Kendilerini Selçukluların meşru varisi olarak telakki eden Karamanlar, bütün Anadolu eyaletleri üzerinde bir üstünlük ve hak iddia ediyorlardı. Bu itibarla Osmanlıların en tehlikeli rakibi idiler. Bu beylik, emniyetli bir şekilde büyümüş, bütün Sakarya kavsini içine alarak Ankara ile Bursa arasına yerleşmişti. Savaş sırasında Osmanlı Ordusundaki Kara Tatarlar, aniden Timur tarafına geçip, Rumeli Sipahilerinin arkasından ok atmaya başlamışlardı. Ayrıca Osmanlı Ordusundaki Karaman, Candar, Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhanlı Sipahileri de Timur tarafına geçmişlerdi. Bu durum Osmanlı Ordusunun taarruz gücünü kırmış ve mağlubiyetine neden olmuştur.

Batı Hıristiyan devletleri ile Bizans İmparatorluğu, 1398’den beri Timurlenk ile iyi ilişkiler içindeydi. İstanbul’u kuşatma altında tutan Yıldırım Beyazıd’a karşı Bizans İmparatoru II. Manuel, Timur’un egemenliğini tanıdığını, haraç ödemeye hazır olduğunu bildirmekteydi. Timur, Ankara Savaşından sonra Anadolu’da 8 ay kalmış ve geri dönüş yoluna koyularak 1403 yılı Temmuz ayında önce Gürcistan’a daha sonra Özbekistan’ın Başşehri olan Semerkant şehrine hareket etmiştir. Dünya iki hükümdara yetecek kadar geniş değildir. Allah nasıl bir tane ise, Sultan’da bir tane olmalıdır düşüncesindedir. Yine bir kadının iki kocası olmayacağı gibi bir devlet’inde yalnız bir hâkimi olmalıdır. Sözü ona aittir. Timurlenk, Semerkant’ı büyük yeteneklerin merkezi haline getirmiştir. Türkçe, Moğolca ve Farsça olmak üzere üç lisan bilmekteydi. Timur, 1405 Şubatında yetmiş iki yaşında iken öldü. (Kaynak:tr.wikipedia.org/wiki/Timur ile blok. Milliyet.com.tr/Türk ile Steven Runciman; s. 50-51 ile Paul Wittek; Ankara Bozgunundan İstanbul’un Fethine Kadar, 1. Baskı,Fatih/İstanbul, Mayıs 2003,s. 25-27)

[20] Sultan II. Murat (Fatih Sultan Mehmet’in babası) (Saltanatı: 1421-1444,1446-1451); Sultan II. Murat, çok küçük yaştan beri, münevver hayatın dahi tamamen Türk olduğu bir muhitte büyümüştür. “İlk Türk romantizmi” diyebileceğimiz bir edebi hareket, onun saltanatı zamanında kendini göstermektedir. Oğuz destanına ilgi duydu. Oğuz Kayı kabilesi “tamga” sının, Osmanlı paraları üzerine görülmesi de Murat II. zamanına rastlamaktadır. Türkçe şiirleri olan ilk Osmanlı padişahı II. Murat’tır. Sultan Murat II. zamanında, 1430 yılına doğru, her 5 senede bir, Anadolu’ya gönderilen komisyonlar vasıtası ile askeri hizmetler için Hıristiyan ahali arasından genç çocuklar toplanmaya başlanmıştı. Bunlar, İslam dinine döndürülüyor ve dil öğrenmek için de Türk ailelerin yanına veriliyordu. Bunlar meslekten asker yapılıyor ve o zamandan itibaren yalnız devşirmelerden teşekkül eden yeniçeri ocağına gönderiliyordu. Bu gençler arasında en parlak olanları, istikbalin büyük memurları olacak şekilde büyütülmek üzere sarayda muhafaza edilmekteydi. Hıristiyan unsurlara devlet kapıları açılıyordu. Bu “devşirme” lerin, İslam dinine döndürülmeleri, onların aileleri ile olan temaslarına mani olmuyordu. Hatta nüfuz sahibi olan bu dönmeler, kendi Hıristiyan ailelerine, çok faydalı da olmuşlardır. Diğer bir yandan da Hıristiyanların, Türkler için temsil ettiği tehlike de geniş ölçüde giderilmiş oluyordu. (Paul Wittek; s. 37-38,43)

[21] Feridun Dirimtekin; s. 34-36

[22] Steven Runciman; s. 55

[23] Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet), (D.1432-Ö.1481 / Saltanatı: 1444-1445 ile 1452-1481); Sultan II. Murat’ın (D.1404-Ö.1451 / Saltanatı:1421-1444 ile 1446-1451) oğludur. 30 Mart 1432’de Edirne’de doğdu. Annesi Hüma Hatun Türk asıllı bir cariyeydi. Hüma Hatun’un Frankların soyundan bir asilzade olduğu ileri sürülmüş, ancak Sultan Mehmet de bu söylentileri yalanlamamıştı. Mehmet çocukluğunun ilk yıllarını Edirne’deki saray hareminde geçirdi. Henüz 2 yaşında iken eğitiminin ilk aşamalarına başlamak üzere Anadolu’da bölgesel bir başkent konumunda olan Amasya’ya gönderildi. 12 yaşındaki ağabeyi Ahmet de aynı kentin valisi oldu. Ancak Ahmet 1437 yılında Amasya da ansızın öldü. (Ancak Osmanlı Tarih yazarı Hammer’e göre de II. Mehmet; Şehzade Ahmet’in, saltanat iddiasında bulunabilme ihtimaline karşı Evranos-zade Ali’yi, şehzade Ahmet’in boğulmasına memur etti. Bu irade merhametsizce yerine getirildi. Şehzade Ahmet, harem dairesindeki hamamın içinde boğuldu.)  6 yıl sonra Mehmet’in öteki baba-bir kardeşi Ali, Amasya da valiyken kentte bebek yaştaki iki oğlu ile birlikte yatakta öldürüldü. II. Mehmet artık tahtın tek varisiydi. Sultan II. Murat, oğlu II. Mehmet’i Edirne’ye getirip eğitimini kendi ele almıştı. O sırada 11 yaşında olan II. Mehmet, Osmanlı Hanedanının geleceğini tek başına temsil ediyordu. Sultan II. Murat; oğlu II. Mehmet ile ilk karşılaştığında Mehmet’in dik başlı, bildiğini okuyan, inatçı bir kişiliğe sahip olduğunu fark etmişti. Şehzade Mehmet aynı zamanda akıllı ve cesur idi. Baba II. Murat oğlu Mehmet’in, eğitimi için ünlü Molla Ahmet Gûrânî’yi, Molla Hüsrev, Akşemseddin, Molla Hayreddin, Hoca Yusuf Sinan Paşa, Bursalı Ahmed Paşa ve Hasan Çelebi gibi hocaları görevlendirmişti. II. Mehmet ayrıca Bizanslı ve İtalyan hocalardan da dersler aldı. Şehzade Mehmet; bu hocaların gayretiyle Kuran’ı özümsemiş, dil öğrenmiş, Türkçe, Acemce ve Arapçayı tam anlamıyla bilmesinin yanında Yunanca, Slavik diyalektleri ve birazda Latince öğrenmişti. Mehmet’in, tarihe, uygulamalı mühendisliğe, edebiyata büyük ilgisi vardı. Sanat ve ilmi sadece sevmek ve himaye etmekle kalmamış, aynı zamanda bunlarla bilfiil uğraşmıştı. Askeri taktiklere çok meraklı idi. Askerlik ve yönetim işlerinde olağanüstü bir kabiliyet, derin bir anlayış sahibi idi. Kartalınkini andıran profili, papağan gagasına benzeyen burnu, kızılımsı sakalı vardı. Yukarıdaki resimde olduğu gibi değerli taşlarla süslü parmaklarının arasında taze gülü nazik bir tutuşla burnuna götürüyordu. Şehzade II. Mehmet, Manisa Valisi iken babası II. Murat’ın 3 Şubat 1451 tarihinde ölmesi üzerine (İmamzâde’ ye göre II. Murat’ın ölüm tarihi 18 Şubat 1451’dir.) 16 gün sonra Edirne’de henüz 19 veya 20 yaşında iken hükümdar ilan edilmiştir. Babası zamanında büyük nüfuz ve kudret sahibi olan Vezir-i azam Çandarlı zade Halil Paşa’yı yine makamında bıraktı. Hükümdarlığının ilk günlerinde Eflak, Bulgaristan memleketlerinden, Midilli, Sakız ve Rodos Adaları ahalisinden, Galat Genovalılarından da elçiler gelerek sultana kulluk edip getirdikleri hediyeleri takdim etmiş ve kendi görüşlerine göre akdettikleri dostluk antlaşmalarını aldıktan sonra memleketlerine dönmüşlerdir. II. Mehmet ilk evliliğini Gülbahar adlı bir hanımla yapmıştır. İlk oğlu bu hanımdan olan II. Beyazıt’tır.(Yavuz Sultan Selim’in babası) (D.1447-1512 / Saltanatı: 1481-1512) II. Mehmet, ikinci evliliğini ise Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızı Sitti ile yapmıştır. Bu hanım 1466 yılında Edirne’de vefat etmiştir. Fatih Sultan Mehmet; 3 Mayıs 1481 Perşembe günü Gebze yakınlarında, Tekfur Çayırı veya Hünkâr Çayırı bölgesinde, bir başka dünya fatihi Hannibal’in zehirle intihar ettiği yerde ölmüştür. Fatih’in ölüm haberi İtalya’da özel kutlamalarla karşılandı. Toplar atıldı. Çanlar çalındı. Roma’da havai fişekler ateşlendi. Ve Şükran ayinleri düzenlendi. Venedik’e gelen ulak, haberi; “Koca kartal öldü.” Diyerek duyurdu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’da kendi adını taşıyan semtte bulunan külliyesindeki türbesinde yatmaktadır.  Bu külliyenin içerisinde devrin en büyük camisi olan ve Sultan II. Mehmet tarafından yaptırılan Fatih Sultan Mehmet Camisi bulunmaktadır. Külliye’nin yeri rastgele seçilmiş değildir. Tüm Bizans kiliseleri içinde en ünlü ve tarihi olanlardan birinin, Kutsal Havariler Kilisesi’nin kalıntıları üzerine yapılmıştır. Bu yapıdan başka Eyüp Külliyesi, Mahmud Paşa,  Murad Paşa, Rum Mehmed Paşa, Davut Paşa külliyeleri ile sayıları 200’ü bulan küçük cami ve mescitlerle, aynı sayıda hamam yine Fatih döneminde İstanbul’da yapılmıştır. Ayrıca Kapalıçarşı ile 700.000 metrekarelik bir alanı kapsayan, her ihtiyacı karşılayan, bu yönleriyle önemli bir yenilik arz eden Topkapı Sarayı’da bu dönemde inşa edilmiştir. Bu genç hükümdar, İstanbul başta olmak üzere birçok beldeyi fethettiği için Fatih unvanını almıştır. Fatih Sultan Mehmet, Türk ve dünya tarihinin ender yetiştirdiği siyaset ve devlet adamlarından birisidir. Her yıl 29 Mayıs günü Türkler İstanbul’un fethinin yıldönümünü Edirnekapı’da canlandırma gösteriyle kutlarken, son Bizans İmparatoru Konstantin ise Girit’in tonozlu köy kiliselerinde, Yunan kentlerinin büyük semlerinde anılmaktadır. Türkler açısından en önemli kapı Fatih’in İstanbul’a resmen girdiği Edirne Kapı yani Bizans zamanındaki adıyla Harisios Kapısı’dır. (Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, I. Cilt, 7. Baskı, 1975 s.450-452 ile Roger Growley; Son Büyük Kuşatma 1453, April Yayınları, İstanbul, Şubat 2012, s. 81-83, 90-91,420-421, 427-430 ve D. Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; s. 213 ile Steven Runciman; s. 66-67 ile Baron Joseph Von Hammer; Büyük Osmanlı Tarihi, Birinci Cilt, İstanbul 1998, s. 524 ile Dukas; İstanbul’un Fethi (1341-1462),Çeviren: V. Mirmiroğlu, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 161-162, İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 58-63,67, Prof. Dr. Necdet Öztürk; Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi, Mayıs 2000, Sayı:157-168, s. 51)

[24] D. Nicolle- J.Haldon-S.Turnbull; s. 201 ile Roger Crowley; s. 322

[25] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 20

[26] I.Napolyon Bonapart (15 Ağustos 1769 – 5 Mayıs 1821); Doğum yeri Korsika, Fransa’nın en saygın askeri otoritelerinden birisi, Fransa Devrimi’nin generali, Fransa ve İtalya Ordularının Başkomutanı, Fransa Cumhuriyeti’nin ilk başkanı, Fransa İmparatoru ve İtalya Kralı. (tr. Wikipedia.org/wiki/Napolyon Bonapart ile www.biyografi.info/kisi/Napolyon-Bonapart)

[27] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 17 (Fetih Hadisi, Giriş, Prof. Dr. Ali Yardım)

[28] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 62 ile www.tarihgazetesi.net ve www.enfal.de/starih 40.htm

[29] 88. Bizans İmparatoru XI. Konstantinus Palaiologos Dragazes (08 Şubat 1405-29 Mayıs 1453); Bizans İmparatoru Manüel’in sekiz oğlundan birisidir. 8 Şubat 1405’de Konstantinopolis’te doğmuştur. Konstantinus, Sultan Mehmet’ten 27 yaş büyüktü. Bizans İmparatoru VIII. İoannis Palaiologos’un   (1425-1448) vefat etmesi üzerine 1449’da tahta çıktığında 44 yaşında idi. Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği sırada 29 Mayıs 1453 tarihinde 49-50 yaşlarında ölmüştür. Hükümdarlığı ise: 6 Ocak 1449 - 29 Mayıs 1453 tür. Annesi Helena (Elena) Dragas’tır. Helena, Makedonya’nın kuzey doğusunda bir zamanlar Bizanslılara ve daha sonra Osmanlılara tabi olan Köstendil beyi Konstantin Dragazes’in kızı olduğundan Konstantin de ana tarafından büyük babasının unvanını almıştır. Konstantin’in babası ise II. Manüel Paleologos tur. XI. Konstantin, kentin (Konstantinopolis) kurucusunun adını taşıyordu. Konstantinus, Palaiologos hanedanının 1261’den beri tahta geçen 8nci üyesiydi. İmparatorluğun kendi alt yapısı tipik olarak birden fazla ırka dayanıyordu. Yunanca konuşuyordu. Ama Yunan kökenli sayılmazdı. Annesi Sırp idi. Babası ise yarım kan İtalyan idi. Tüm Bizanslılar gibi kendini Romalı olarak tanıtıyor, atalarının eski ve gururlu unvanıyla imza atıyordu. Konstantinus Palaiologos, Romalıların İsa nezdinde gerçek imparatoru ve otokratı. (yöneticinin, bütün siyasi yetkilerini tek başına elinde bulundurması).

Bizans İmparator’un Yüksek Amiral’i vardı ama donanması yoktu.  Başkumandanı vardı ama bu kişi yetersiz askere komuta ediyordu. İmparatorun ülkesi, tek bir kent ve çevre topraklarının yanı sıra, Yunanlıların Mora (Peleponez) Yarımadası’ndaki bir dizi dominyonla birkaç adaya inecek kadar küçülmüştü. Konstantinopolis; Greklerin,(Yunan, Helen soyundan gelen, Yunanca konuşan, günümüzde Yunanistan topraklarında yaşayan millet) Yahudilerin ve Cenevizlilerin yaşadığı büyük bir kent idi.

“Helen” kelimesi Bizanslılar tarafından önceleri dili kastetmenin dışında, Hıristiyan olmayan pagan Yunanlıyı tanımlamak için kullanılmıştı. Şimdi ise birkaç şehir devletinden ibaret kalan küçülmüş İmparatorluktaki hümanistler, Batı dünyasının Eski Yunan’a duyduğu hayranlığın etkisi ile kendilerine “Helen” diyorlardı. İmparatorluk hala resmen Roma İmparatorluğuydu. Bizans İmparatoru Konstantin’in babası Manüel’e (II. Manuel, 1391-1425) “Helenlerin imparatoru” diye hitap edilmeye başlandı. Geleneklere bağlı bazı ileri gelenlerin itirazlarına rağmen bu yeni tabir yaygınlaştı ve Bizans eski Yunan’ın mirasçısı olduğunu hissetmeye başladı. Böylece Konstantinopolis son yıllarında bu akımının etkisi ile kendini bir Yunan şehri olarak kabul etti.

(Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1.Cilt, 7. Baskı, 1975, s. 490 ile Roger Growley (Türkçesi Cihat Taşçıoğlu); Son Büyük Kuşatma, 1453 April Yayınları, İstanbul Şubat 2012, s 77,92-97 ve tr.wikipedia.org/wiki/XI.Konstantin ile Steven Runciman; s. 25-26 ve Dukas; İstanbul’un Fethi (1341-1462), Çeviren: V.Mirmiroğlu; Kabalcı Yayıncılık,İstanbul, 2012, s.157)

[30] Baron Joseph Von Hammer; Büyük Osmanlı Tarihi, Birinci Cilt, İstanbul, 1998, s. 526

[31] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1. Cilt, 7. Baskı, 1975, s. 454-457 ile Dukas; s. 163-165

[32] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s.459-460 ile Roger Growley; (Türkçesi Cihat Taşçıoğlu) Son Büyük Kuşatma 1453, April Yayınları, İstanbul Şubat 2012, s.109 ile Feridun Dirimtekin; s. 50-51 ve tr.wikipedia.org/wiki/Anadoluhisarı ile Hammer; 528-529 ve Dukas; s. 166-167

[33] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 461-463 ile Roger Growley; s. 111-112 ile D.Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; s. 206 ve Feridun Dirimtekin; s. 50-57 ile Steven Runciman; s. 77 ile Hammer; 530-533 ve Dukas; s. 165,167-168,171-172

[34] Dukas; İstanbul’un Fethi (1341-1462),Çeviren: V. Mirmiroğlu, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul 2012, s.170-171

[35] Urban’ın; Macar, Danimarkalı ve Ulah olduğu söyleniyorsa da Macaristanlı ve Hun ırkından olması ekseriyetle kabul edilmiştir. Macar mühendis Urban, İstanbul’a çok önceden gelmiş olup mahir bir top yapım ustalardandı. Profesyonel teknik adamlardan birisiydi. Büyük ve tek parçalı bronz toplar dökmek üzere yeteneklerini ve maharetini Bizans İmparatoru’na söylemişler ve o da bir tahsisatla kullanılmasını emretmişti. Verilen tahsisat bunun maharetine göre azdı. 1452 yılında bir gün Konstantinopolis’ den (İstanbul) kaçarak Edirne’ye Sultan II. Mehmet’e iltica etti.  Sultan II. Mehmet Urban’ı memnuniyetle kabul etti. Kendisine Osmanlı Devleti tarafından arzusundan ziyade tahsisat verildi. Urban, Padişaha İstanbul surları hakkında da malumat verdi. Padişah İstanbul surlarını yıkacak ve taş gülle atacak bir top yapıp yapmayacağını sordu. O da “Konstantiniyye ve hatta Bâbil surlarını hâk ile yeksân edecek top imal edebilirim. Ben sanatımdan eminim. Fakat topun ne kadar mesafeye atabileceğini evvelden tahmin edemem. Bana gösterdiğiniz gülle atacak top yapabilirim ve ancak gülle yapmasını bilmiyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Padişah Sultan II. Mehmet, “sen topu hazırla, gülle hazırlanmasını bana bırak.” Dedi. Sonuç itibariyle Urban, Edirne’de (Adrianupolis) döktürdüğü tecrübe topu ile bu işi başaracağı anlaşıldı. Urban ilk büyük topunun imalatını 1452 yazında Boğazkesen’in (Rumelihisarı) inşaatı sürerken girişti. Sultan Mehmet ise top yapımı için gereken hammaddeleri (bakır, kalay, güherçile, kükürt ve kömür) temin etmeye başlamıştı. II. Mehmet, Karadeniz’deki ocaklarda çalışan taş ustalarına granit gülle imal etme emrini verdi. Tasarlanan top; 8.20 metre uzunluğunda namlunun çeperi (etli kısmı), 20 santimetre kalınlığındaki somaki bronzdan oluşuyordu. Namlunun içi çapı ise 75 santimetre idi. Yani bir adamın elleri ve dizleri üstünde girmesine yetecek genişlikte idi. Ve topun çevresi de 2.40 metre idi. Yarım tondan fazla çeken dev bir taş gülleyi içine alacak şekilde tasarlanmıştı. 1453 yılının Ocak ayında Sultan II. Mehmet, Edirne’deki yeni kraliyet sarayının dışında topla deneme atışı yaptırmaya karar verdi. Patlamanın ve çıkacak gürültünün etkisine karşı halk önceden uyarıldı. Top güllesi, 1,5 kilometreden fazla yol aldı. Patlama 15 kilometre uzaktan duyulabilmişti. Urban, İstanbul Boğaz’ını korumak üzere Rumelihisar’a yerleştirilecek olan ilk büyük topunu üç ay içinde dökmüştü. Rumelihisarı’ndaki kulelerden birine yerleştirilen bu top ile kuşatmayı yarmaya çalışan bir Venedik gemisi batırılmıştı. Edirne’de yapılan büyük topların bir tanesinin Konstantinopolis’e (İstanbul’a) nakli için de 60 öküz’e, birbirlerine zincirle bağlanmış arabalara ve 200 adama ihtiyaç duyulmuştu. Bir marangoz ve amele ekibi de önden giderek yolu tesviye ediyor, ırmakların, sel yataklarının üstüne ahşap köprüler kuruyordu. Böylece büyük toplar kent surlarına doğru günde 4 kilometrelik bir hızla yol alıyordu. İstanbul’un fethi sırasında da kale surları önünde büyük toplar dökülmüştü. (Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1.Cilt, 7. Baskı, 1975, s. 463 ile Roger Growley; Son Büyük Kuşatma 1453, April Yayınları, İstanbul Şubat 2012, s. 161-162,167-168 ve D. Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; s. 206 ile Feridun Dirimtekin; s. 56-57 ile Steven Runciman; s. 87-88 ve Hammer; s. 532-533 ve Dukas; s. 171-172)

[36] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 464

[37] Roger Growley (Türkçesi Cihat Taşçıoğlu); Son Büyük Kuşatma 1453, April Yayınları, İstanbul, Şubat 2012, s. 118 ile Feridun Dirimtekin; s. 59

[38] Katalanlar; İspanya’nın kuzey doğusu ile Fransa’nın güneyinde özerk bölgede yaşayan Akdeniz’de kıyısı bulunan Latin kökenli bir topluluktur. Katalonya Halkı’nın önemli bir bölümü, zamanla Kuzey ve Güney Amerika’ya göç etmiştir. Başkenti Barselona’dır. Bir dönem Bizans ordusunda paralı askerlik yapmışlar ayrıca Batı Anadolu’da Türk topraklarına saldırıp katliamlarda bulunmuşlardır. (tr.wikipedia.org./wiki/Katalanlar ile www.uludag.sozluk.com)

[39] Dukas; s.176

[40] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 467 ile Danişmend; s. 78 ile Hammer; s. 542 ve Dukas; s. 181

[41] Hammer; s. 542 ile Dukas; s. 174-176

[42] Roger Crowley; s. 229 ile Dukas; s. 177

[43] Dukas; s. 182

[44] Şehzade Orhan’ın (Orhan Çelebi); 5. Osmanlı Padişahı I. Mehmet’in (saltanatı: 1413-1421) ağabeyi olan Emir Süleyman’ın oğlu olduğu söylenmektedir. Ayrıca Bizans sarayına rehin olarak gönderilen Orhan isimli bir şehzadeden daha bahsedilmektedir ki o da 1.Mehmet’in oğlu Şehzade Orhan’dır. Şehzade Orhan’ın kimliği ile ilgili olarak ortaya atılan diğer bir görüş ise,  ünlü İngiliz yazarı Steven Runcıman’a aittir. O, İstanbul’un fethi sırasında Bizans ordusu içinde yer alan ve Osmanlı’ya karşı savaşan Şehzade Orhan’ın; I. Beyazıit’in (saltanatı:1389-1403) oğlu olan Emir Süleyman’ın torunu olduğu görüşündedir. Ancak Emir Süleyman’ın Orhan adında bir torunu olduğu konusunda başka hiçbir yerde bilgi bulunmamaktadır. Şehzade Orhan’ın, hangi padişahın oğlu veya torunu olduğu konusu tartışmalıdır. Emir Süleyman bir dönem tahta otursa da iktidar mücadelesini kardeşleri karşısında kaybetmişti. Şehzade Orhan bu nedenle Osmanlı saltanatında hak iddia ederek ayaklanmış ve sonuçta İstanbul’a iltica ederek Bizans İmparatorluğuna sığınmıştı. Bizans İmparatorluğu ise Şehzade Orhan’ı sürekli olarak Anadolu’ya gönderip ayaklanma çıkartma tehdidinde bulunuyordu. Bunun yapılmaması karşılığında ise Osmanlı Devletinden haraç (para) alıyordu.( haraç için her sene 300.000 akçe ayrılmıştı.) Sultan II. Mehmet (Fatih) bu haracı,  iktidarı döneminde kesmişti. Şehzade Orhan, hem Osmanlı hanedan üyesi olması ve hem de Osmanlının yeni tahtına geçen genç Mehmet’in hükümdarlığı için büyük tehlike oluşturuyordu. Sultan II. Mehmet, hükümdar olduktan sonra ilk iş olarak kardeş katlini, Teşkilat Kanunnamesine dâhil etmesinde yatan sebeplerin birisi de Bizans Başkenti İstanbul’da bulunan Şehzade Orhan’ın varlığı olduğu değerlendirilmektedir. Osmanlıların rakip devletler ile yaptıkları savaşlar sırasında Osmanlı Hanedanına mensup şehzadelerin, rakip devletlerin saflarında Osmanlı’ya karşı savaştıkları görülmüştür. İlk defa Sultan I. Murat’ın (Saltanatı:1362-1389), kendisine karşı isyan girişiminde bulunduğu gerekçesi ile gözlerine mil çektirdiği şehzadesi Savcı Bey’in oğlu olan Osmanlı şehzadesi, Ankara Savaşında (1402) Timur ordusunda yer almıştı. Tarih yazarı Ord. Prof. İ.H.Uzunçarşılı ‘da; Şehzade Savcı’nın Davut adındaki Oğlu’nun II. Kosova Savaşı’nda Haçlı Ordusunda yer alarak Osmanlılara karşı savaştığını kaydetmektedir. Şehzade Orhan; Bizans’ın yanında Osmanlı Devletine karşı İstanbul’un Sultan Mehmet tarafından kuşatılması sırasında Türklerden oluşan 600 kadar adamı ile birlikte İstanbul’un Yedikule’nin deniz tarafındaki surları ile Yeni kapıya doğru (Kumkapıdan Samatya’ya kadar) olan surlar boyunca Osmanlı Devletinin kuşatmasına karşı konuşlandırılmıştı. İstanbul’un ele geçirilmesine rağmen Şehzade Orhan ve emrindeki Türk askeri birliğini oluşturan askerler, Sultan II. Mehmet’in eline geçtiklerinde başlarına geleceklerini bildikleri için sonuna kadar savaşa devam etmişlerdi. Şehzade Orhan, İstanbul’un Osmanlı Devletince fethedilmesi sırasında, Keşiş kılığında İstanbul’u terk etmeye çalışırken yakalanmış ve idam edilmişti. Bazı kaynaklara göre de surlardan atlayarak intihar etmiştir. Son Bizans İmparatoru XI. Kostantin’ in hükümdarlığında tanınmış olan Bizans tarihçi Dukas’a göre; Şehzade Orhan’ın kaçmaya çalıştığı, şehirden ayrılan bir gemiye bindiği ancak hayatının bağışlanması karşılığında bir esir tarafından gemi kaptanına ihbar edildiği, bunun üzerine Şehzade Orhan’ın yakalanarak kafasının kesildiği ifade edilmektedir. (Doç. Dr. Haldun Eroğlu; İstanbul’un fethinde, İstanbul’u savunan meçhul bir Osmanlı Hanedanı Üyesi Şehzade Orhan, Turhan Kitapevi Yayınları, Ankara, Ekim 2008, s.394-397,401-403 tr.wikipedia.org/wiki/Orhan Çelebi, tr.wikipedia.org/wiki/Dukas, blog.milliyet.com.tr/fatih ile tr.wikipedia.org./wiki/Savcı Bey)

[45] Bu zincir, ilk defa olarak 718’de Bizans İmparatoru Leon tarafından Arapların İstanbul’u kuşatması esnasında kullanılmıştı. 1203 de bu zincir, 4. Haclı Seferine iştirak eden Venedik donaması tarafından kırıldı. Haclı donanması Haliç’e girerek Petrion (şimdiki Kasımpaşa karşısı) mıntıkasından Konstantinopolis’e taarruz etti ve ertesi sene aynı yerden yapılan taarruzla şehir zapt edildi. Bizans İmparatoru Konstantin, 2 Nisan 1453 tarihinde surlara ait kapıları son kez kapatmış ve zincirleri kentin şimdiki Petri (Demirkapı) yakınındaki kuleden alınıp Haliç’e taşınmasını emretmişti. (Feridun Dirimtekin; s. 142 ile Roger Crowley; s. 184-185 )

[46] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s.467 – 475 ile Roger Growley; s. 142-222 ile D.Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; s. 241 ve Feridun Dirimtekin; s. 61,64-69 ile Steven Runciman; s. 93-94, Dukas; s. 182-183

[47] Roger Crowley; s. 185-191

[48] Davud; Musevilerin Peygamberi, İsrailoğullarının kurduğu İsrail Krallığı’nın üçüncü kralı. (yaklaşık MÖ.1000-MÖ.962) Kudüs kentinin kurucusu. Tanah (Musevilerin kutsal kitabı / İslam’da Zebur İbranice) ve Kur’an da nebi (peygamber) olarak zikredilir. Tanah’ ın bölümünü oluşturan 150 şiirin Davud tarafından yazıldığı kabul edilir. Bu şiirler, gerek Museviliğin gerek Hıristiyanlığın en sevilen dini metinleri arasındadır. Kuran’a göre Zebur, Davud Peygambere Allah tarafından indirilmiştir. Zebur Tevrat’tan sonra gönderilmiştir. Vaz ve nasihat şeklinde olup, Tevrat’ın hükümlerini yürürlükten kaldırmadı. Davud, Hz. Musa’nın ölümü üzerine yerine geçti. Davud hem hükümdar, hem de peygamberdi. İsrailoğullarını 40 yıl yönetti. Hz. Davud ölünce yerine oğlu Süleyman geçti. Ve ona da peygamberlik geldi. Hz Davud bir gün oruç tutar bir gün yerdi. Davud peygamber 100 yaşında vefat etti. (tr.wikipedia.org/wiki/Davud, www.enfal.de /ecdad26.htm ile https: //www.youtube.com)    

[49] Yeorgios Francis; Şehir Düştü! Bizanslı Tarihçi Francis’ten İstanbul’un Fethi, Eski Yunanca aslından 1838 Bonn Baskından Çeviren Dr. Kriton Dinçmen, İletişim Yayınları, Cağaloğlu / İstanbul, Eylül 1992, s. 67-68

[50] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 53

[51] Atilla (445-453) Büyük Hun İmparatoru; Hun İmparatorluğu, Hunların Avrupa’da kurduğu bir İmparatorluktur. Türk tarih literatüründe Avrupa Hun İmparatorluğu ya da Batı Hun İmparatorluğu olarak da adlandırılmaktadır. Hunlar, Avrasya kökenli bir boylar konfederasyonudur.350 yılında Asya bozkırlarından batı yönünde harekete geçmişler, dönemlerine göre çok gelişmiş silah ve donanımları, yüksek hızları ve üstün savaş taktikleri ile önlerine çıkan kavimleri egemenlikleri altına alarak Avrupa’nın nerede ise tamamını işgal etmişlerdir. Avrupa Hun İmparatorluğunun kökeni olan Büyük Hun İmparatorluğu’nu Türk boyları kurmuş, yönetmiş, Türk kültürü devlete şekil vermiştir. Otto Maenchen-Helfen, “Hunların Dünyası” adlı çalışmasında Hunların yöneticilerinin ve halkının büyük çoğunluğunun Türk dili konuştuğunu savunmaktadır. Macar Türkolog Rasonyi, Macarların kökeni ile ilgili olarak; ”Türkler Macar’ların babası, Fin-Ugorlar ise anasıdır.” Demiştir. Hun İmparatorluğu’nun başkenti farklı kaynaklarda Segedin ve Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin Budin kesimi yakınlarındaki Sycambria olarak geçmektedir. Kuzey Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra dağılan ve batıya çekilen Hunlar, Ural Nehri ve İdil (Volga) Nehri arasında yerleşmişler, ardından Aral Gölü ile Hazar Denizi’nin kuzeyindeki Alan ülkesini ele geçirmişlerdir.378 yılında Hunlar, Tuna nehrini geçmiş ve Trakya’ya kadar ilerlemişlerdir. 395 yılında Hun orduları Balkanlar üzerinden Trakya’ya akınlar yapmışlardır. Aynı yıl Kafkasya’dan gelen Hunlar, bugün Lübnan’da bulunan Sur şehrinde, Şanlıurfa’da ve Antakya’da bir süre kaldıktan sonra tekrar Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarına dönmüşlerdir. Bu olay ile Türkler ilk defa Anadolu’ya gelmişlerdir. Hun hükümdarı Uldız, Doğu Roma İmparatorluğu’nu baskı altına almak amacıyla 409 yılında Tuna nehrini geçmiştir. Kendisi ile barış görüşmeleri için gönderilen Doğu Roma İmparatorluğu elçisine “ Güneşin battığı yere kadar her yeri zapt edebilirim.” Diyerek meydan okumuştur. Hunların, Roma Ordusunda paralı askerlik yaptığı bilinmektedir. Atilla, babası Muncuk’un ölümünden sonra amcası Rua’nın yanında yetişmiş, birlikte savaşlara katılmış, devlet yönetimini ve Hun siyasetini öğrenerek tecrübe kazanmıştır. Amcası Rua’nın da 434 yılında ölmesi üzerine ağabeyi Bleda ile birlikte Hun İmparatorluğunun başına geçmiştir. 443 yılına gelindiğinde bugünkü Sırbistan’ın Niş, Bulgaristan’ın Sofya ve Filibe ile Türkiye’nin Lüleburgaz şehirleri ele geçirilmiştir. Fakat Atilla aralarında olan anlaşmazlık yüzünden ağabeyi Bleda’yı öldürerek 445 yılında Hun İmparatorluğunun tek hâkimi olmuştur. Atilla, 446 yılında bugünkü Bulgaristan /Plevne bölgesinde Bizans ordularını imha etmiştir. Bu galibiyetten sonra ordusunun bir bölümünü Yunanistan’a gönderen Atilla, ana ordusu ile birlikte Konstantinopolis’e hareket etmiştir. Yenilgiyi kabul eden Doğu Roma Bizans İmparatoru II. Theodosius, Atilla ile 447 yılında yeni bir antlaşma yaparak, Hun İmparatorluğuna yıllık ödediği vergiyi 3 katına çıkararak 700 pound altından 2.100 pound altına çıkarmıştır. Ayrıca Doğu Roma İmparatorluğunun Tuna nehrinin güneyine asker bulundurmayacağına dair hükmünü de kabul etmiştir. Batı Roma İmparatoru’nun kızı ile evlenen Atilla, çeyiz olarak İmparatorluk topraklarının yarısını istemiş ancak kabul edilmeyince Batı Roma’nın üzerine yürümüştür. Bugünkü Fransa’nın başkenti Paris’in doğusunda bulunan Katalon Ovasında 20 Haziran 451 günü yapılan meydan savaşında, Batı Roma Ordusu dağılmış ve Atilla, Roma’nın asker deposu sayılan Galya’yı (Bugünkü Fransa, Belçika, İsviçre ve İtalya’nın Kuzey bölgelerini içeren zengin bir bölge) işgal etmiş, zamanın bilinen dünyasına yenilmezliğini kabul ettirmiştir. III. Valentinianus’un ( 425 - 455 yılları arasında Batı Roma İmparatorluğunu yaptı. Batı Roma ‘nın son imparatoru) kız kardeşi Honoria, Atilla’ya kendisini kurtarması için bir mektup ve kendisi ile evlenmesi için bir yüzük yollamıştır. Atilla Ravenna’ya (402-476 arası Batı Roma İmparatorluğu başkenti. İtalya’nın kuzey doğusunda) bir elçi göndererek Honoria’nın serbest bırakılmasını ister. Ancak III. Valentinianus bu isteği reddedince Atilla 451 yılında orduları ile İtalya’nın üzerine yürümüş ve İtalya’nın doğusunda bulunan ve kale şehir olan Aguilia’ya kadar gelmiştir.  Bu şehir Batı Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını savunmaya yarayan bir stratejik mevkide idi. Atilla ordusu ile birlikte bu şehre saldırmış, surlarda açtıkları gediklerden şehrin içine girmiştir. Böylelikle Batı Roma İmparatorluğunun en meşhur ve korunaklı şehirlerden birisi ele geçirilmiştir. Aguilia (bugünkü Roma şehrinin doğusunda) şehri düştükten sonra Atilla ordusu ile birlikte İtalya’ya girmiş ve İtalya’nın kuzeyindeki Verona, Bergamo ve Padova gibi şehirleri zapt etmiştir. Roma Piskopos ve Aziz III. Sixtus’un halefi, Gök Tanrısı adına Atilla’dan, Roma’yı bağışlayıp, cemaatini barış içinde bırakmasını talep etmiştir. Aralarında geçen konuşma sırasında Atilla, Papa’ya; “…Siz şaşırmışsınız. Tanrı’nın oğlu mu olur? O tektir.” Demiştir. Papanın kullanmış olduğu hitap ve Bizans İmparatoru III. Valentinianus’un hediye olarak gönderdiği paha biçilemeyecek değerdeki ganimetleri Atilla’nın İtalya’yı işgal etmekten vazgeçirten sebepler olmuştur. Bazı kaynaklar ise bu seferin o sırada İtalya’yı kırmakta olan veba salgını nedeniyle yarım kaldığını ileri sürmektedirler. Atilla, son seferinden kısa bir süre sonra 453’te öldü. Atilla’nın ölümünden bir yıl sonra Hunlar, Nedao Savaşında yenildiler. (Nedao, günümüzde Avusturya sınırları içerisindedir. Savaş, 454’te Hunlarla Gepid –German/Alman- ve Ostragot krallıkları arasında cereyan etmiştir. Sonuçta Hunlar yenilmiş ve Orta ve Doğu Avrupa hâkimiyeti sona ermiştir.) Atilla’nın oğulları Dengizek (458-469) ve İrnek (469-503) arasındaki taht kavgaları başladı. İlek’in (453-455) yerine tahta geçen Dengizek de 469’da öldü. Bu tarih bazı kaynaklarda Hun İmparatorluğunun sonu olarak kabul edilir. Atilla’nın en küçük oğlu İrnek, bir kısım Hunlarla doğuya doğru göç etti. Karadeniz’in kuzeyindeki Türk kitleleri ile karışan bu kitle, bugünkü Bulgarların ataları olduğu kabul edilmektedir. (tr.wikipedia.org/wiki/Hun İmparatorluğu, tr. Wikipedia.org/wiki/III.Sixtus ile www.e-tarih.org/sayfa.php?sfid=840)

[52] Roger Growley; s. 144-147 ile D.Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; s.127 ve Feridun Dirimtekin; s. 90

[53] Steven Runciman; s. 100-102

[54] Steven Runciman; s. 87

[55] Roger Growley; s. 182 ile D. Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; s. 238,242 ve Feridun Dirimtekin; s. 132-133 ile Hammer; s. 541 ile Dukas; s. 178,180

[56] Feridun Dirimtekin; s. 71-72

[57] Steven Runciman; s. 105

[58] Yeorgios Francis; Şehir Düştü! Bizanslı Tarihçi Francis’ten İstanbul’un Fethi, Eski Yunanca Aslından, 1838 Bonn Baskısından Çeviren, Dr. Kriton Dinçmen, İletişim Yayınları, Cağaloğlu / İstanbul, Eylül 1992, s. 53 (Yeorgios Francis; İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesinin görgü tanığıdır. Son Bizans İmparatoru’nun sadık adamıdır. 1453’te yaşayan biri olarak, onun yazdıkları, sadece Türk tarihçiler için değil, bütün tarih araştırmacıların en değerli kaynaklarından biri olmuştur. Francis, Limni Adasından gelen bir aileye mensuptur. Babasının Bizans İmparator ailesinin hizmetinde bulunması nedeni ile, kendisi İstanbul’da, o zamanki adıyla Konstantinupolis’te 1401 yılında doğmuş olup pek genç yaştan itibaren Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos’un (1391-1425)  hizmetine girmiştir. Kendisi o zamanlar henüz bir prens olan ve sonraları Mora Hükümdarı ve nihayet son Bizans İmparatoru olan XI. (XII.) Konstantinos Paleologos (1448-1453) ile yakın bir arkadaşlığa girmiş ve bu arkadaşlık İmparatorun hayatının son anlarına kadar sürmüştür. İmparatorun en yakın arkadaşı ve sırdaşı olmuştur. 1448 yılında Bizans İmparatoru İoannis Paleologos’un ölümü ile Konstantinos’ un tahta çıkışını, Fatih Sultan Mehmet’in babası Sultan II. Murat’a resmen yollanan kişi Yeorgios Francis’tir. Fatih Sultan Mehmet tarafından kuşatma başlatıldığında, İmparator Konstantinos’ un, talimatı ile Bizans komutanları arasında irtibatı sağlamıştır. Bu suretle tüm savaş suresince faal görevde bulunmuş, olayları yaşamış ve iki cephede yaşananları bu kitapta ifade etmiştir. Ancak o sırada Romanos (Topkapı) Kapısı yakınında görevli olmasından dolayı, İmparator Konstantinopolis’in savaş meydanında ölüm anına şahit olamamıştır. Fetihten sonra Francis, tüm ailesi ile esir alınmış ise de, bir ara kaçabilmiş ve Patras’a (Yunanistan’ın üçüncü büyük şehri) gitmiştir. Ancak 15 yaşlarındaki İoannis adındaki oğlu, padişaha (Sultan II. Mehmet) suikast hazırlama gerekçesi ile öldürülmüş, kızı Thamar ise, padişahın hareminde ölmüştür. Edirne’ye gitmiş ve oradan esir karısını beraberinde götürmeyi başarmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in Peloponez (Mora) seferinden sonra Francis, karısı ile birlikte Korfu (Yunanistan) adasına taşınmıştır. Yaşamlarının son yıllarında kendisi ve karısı manastıra kapanmışlardır. İşte o arada Francis; Yeorgios Francis’in Chronicon Majus’u olarak tanınan bu kitabı kaleme almıştır. Francis’in ölüm tarihi bilinmemektedir. Ancak bu eserini, 1478 tarihinde tamamlamış olduğunu ve kendisinin 1480 yılında daha henüz hayatta olduğu bilinmektedir. Bu eser, doğrudan doğruya orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir. S.5 - 12

[59] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 472-474 ile D. Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; S. 242-243 ve Feridun Dirimtekin; s. 79, 135-138 ile Hammer; s. 544 ve İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 53 ile Yorgios Sfrancis’in Anıları; İstanbul’un Fethinin Bizanslı Son Tanığı, Chronicon-Minus, Çeviren: Levent Kayapınar, 1. Baskı, İstanbul 2009, s. 276

[60] Feridun Dirimtekin; s. 146-150 ile Hammer; s. 545 ve Roger Crowley; s. 225

[61] Roger Crowley; s. 226-229

[62] Roger Crowley; s. 223

[63] Roger Growley; s. 239 ile Yeorgios Francis; s. 61

[64] Hammer; s. 546 ile Roger Crowley; s.210 ve Yeorgios Francis; s. 62

[65] Roger Growley; s. 245-246 Yeorgios Francis; s. 62

[66] Dukas; s. 185

[67] Yeorgios Francis; s. 76-77

[68] Selahattin Eyyubi (1169-1193); 1138’de şimdiki Irak şehirlerinden olan Tikrik’te doğdu. Eyyubi Devletinin kurucusu. Mısır ve Suriye Sultanı. Hittin Savaşı ile 2 Ekim 1187 tarihinde Kudüs’ü Haçlıların elinden aldı. Kudüs’te 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son verdi. En güçlü olduğu dönemde Mısır, Suriye, Irak, Hicaz ve Yemen’i etkisi altına aldı. 4 Mart 1193 tarihinde Şam’da vefat etti. Eyyubi’lerin devlet teşkilatının izleri daha sonra Memluk ve Osmanlı Devleti teşkilatlarında etkili olmuştur.(www.biyografi.net/)

[69] Roger Growley; s. 253-254

[70] Dukas; s. 185 ile Yeorgios Francis; s. 63

[71] Bu zincir; ilk defa 718’de İmparator Leon (Bizans) tarafından Arapların İstanbul’u muhasarası esnasında kullanılmıştı. Daha sonra 1203’de Haclı Seferi esnasında Venedik donanması tarafından kırılmış ve Bu donanma Halice girerek Fenerle Aya kapı arasında Petriyan kapısında şehre taarruz etmiş ise de şehri alamamıştı. (Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1. Cilt, 7. Baskı, 1975, s. 480)

[72] Gemilerin çekileceği yol ve Haliç Limanına indirilmesi; Halice indirilen Osmanlı donanmasının geçtiği yol son zamanlara kadar münakaşa edilmiştir. Yokuşun (Tophane) dikliği göz önüne alınarak daha az meyilli olan Dolmabahçe tarafından donanma yolu olacağı düşünülmüştür. Frantzes; “Galatanın arkasındaki tepeden limana kadar bir yol yapıldı. Büyük tahtalarla döşendi. Üzeri hayvan yağlarıyla yağlandı. İki ve üç sıra kürekli gemiler kolayca tepeden aşırıldı ve limanın (Kasımpaşa) iç kısmına indirildi. Bu fevkalade başarı idi.” Demiştir. Ducas; Mukaddes ağzın başlangıcından başlayan ve Galata arkasındaki koruluk ve çalılıktan geçen, Haliçde Saint Come Kilisesi karşısında nihayet bulan bir yol yapıldığından bahsetmektedir. Hammer; iki sıralı kürekli 70 ve beş sıralı kürekli daha büyük birkaç gemi, bir gece içerisinde tepelerden, vadilerden geçerek Boğaziçi’nden Kostantiniyye (Haliç) limanına indirildi. Her gemide kaptan baş tarafta ve kılavuz arkada idi. Demektedir. İstanbul’un Türk askerlerince kuşatılmasında bulunmuş olan Venedikli Tabip Barbaro, Osmanlı gemilerinin, çıkıp indiği yolun (Tophane-Kasımpaşa)  üç mil olduğunu, Sultan II Mehmet zamanında yaşayan Bizanslı (Helen asıllı) tarihçi Mihail Kritovulos’un da aynı miktarı göstermesi,  yukarıdaki metin kısmında ifade edilenleri teyit etmektedir. Ayrıca Müze Müdürü Dethier, (Alman asıllı olup Osmanlı Devletinde Müze Müdürlüğü -Müze-i Hümayun Müdürlüğü) yapmış olan tarihçi Dr. Phillip Anton Dethier) bu yolu (Tophane-Kasımpaşa) bizzat adımlamış Tophane’den dört yol ağzına 980 ve oradan Tepebaşı’na kadar 240 ve Kasımpaşa’ya kadar da 906 adım olmak üzere toplam 2126 adım bulmuştur. Bu mesafede üç mil’i doğrulamaktadır. Bu suretle yukarda belirtilen Barbaro ile Dethier’in, Tophane-Kasımpaşa arasındaki hesap ettikleri mesafe ile uyuşmuş ve böylelikle Osmanlı donanmasının Haliç’e inmek için Tophane-Tepebaşı-Kasımpaşa yolunu kullandığı ve daha uzun mesafede olan Dolmabahçe’den giriş yapmadığı teyit edilmiştir. (Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1. Cilt, 7. Baskı, 1975, s. 480 ile Feridun Dirimtekin; s. 164-165 ile Hammer; 548-549)       

[73] Roger Crowley; s. 257-258 ile Dukas; s. 185

[74] Roger Crowley; s. 259 ile İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 53

[75] Yeorgios Francis; s. 63

[76] Yeorgios Francis; s. 64

[77] Hüseyin Dağtekin; Fetihten Önce Fetihten Sonra, İstanbul’un Fethinde Kullanılan Yürür Kuleler, 1. Baskı, Mayıs 2003, Fatih/İstanbul, s. 47- 49, 54-57,60 ile Yeorgios Francis; s. 57

[78] Dukas; s. 188

[79] Roger Crowley’e göre ise; Bizans İmparatoruna elçi olarak devşirme bir Grek soylusu olan İsmail Bey gönderilmiştir. S. 311, Halkondilas’a göre ise bu elçi, Sinop Beyi İsfendiyaroğlu İsmail olarak isimlendirir. (Hammer; s. 550) İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi’ye göre de elçi olarak gönderilen kişi, İsfendiyar oğlu İsmail Bey’dir. S. 54

[80] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 475-483 ile D. Nicolle- J.Haldon-S.Turnbull; s. 249-252-255 ve Feridun Dirimtekin; s. 174-181 ile s. 183-185 ve Roger Crowley; s. 248-249 ile Hammer; s.550-551 ile Dukas; s. 189-190

[81] Molla Gürani (1410-1488); Dördüncü Osmanlı Şeyhülislamı. Din âlimi, kadı, kazasker, Suriye’nin Güran Kasabasında doğduğu için Gürani lakabı ile tanınmıştır. Ancak bazı yayınlarda doğum yeri olarak Diyarbakır sınırları içerisinde yer alan Gürân kasabasında doğduğu belirtilmektedir. Ayrıca Ergani’ye bağlı Hilar köyünde doğduğu ifade edilmektedir.  Sultan Mehmet henüz Şehzade iken hocalığını yapmıştır. Bir müddet Mısır’ın başkenti Kahire ve Suriye’nin başkenti olan Şam’da hayatını sürdüren Gürani, daha sonra İstanbul’a gelmiştir. 1453’te Sultan Mehmet’in yanında İstanbul’un fethine katılmıştır.1480-1488 döneminde müftülük ve Şeyhülislamlık yapmıştır.1488’de İstanbul’da vefat etmiştir. Cenaze namazı bizzat II. Beyazıt tarafından kıldırılmıştır. Adaleti ve dürüstlüğü ile herkesin sevgisini kazanmıştır. İlme çok önem vermiştir. Şafi mezhebinden olan Molla Gürani, Sultan II. Murat’ın ısrarı ile Hanefi mezhebine geçmiştir.  Kabri, Aksaray-Topkapı arasında Fındıkzade semtinde bulunan Karamanî Piri Mehmet Paşa camiinin karşısında olup kendi yaptırdığı camiin önündedir. İstanbul’un Fatih’teki Molla Gürani semtine adı verilmiştir. (tr.wikipedia.org/wiki/Molla-Gürani ile www.uzulmez.info/muslum/makale/mollagurani.htm,ile https: www.nkfu.com/molla-gurani)

[82] Akşemseddin (1390-1459); 1390 senesinde Şam’a doğdu. 7 yaşındayken, babası Şeyh Hamza ile birlikte, Anadolu’ya gelerek Amasya’ya bağlı olan Kavak ilçesine yerleşir. Akşemseddin bu yıllarda Kur’an’ı ezberleyip, kuvvetli bir dini tahsil gördü. Aynı zamanda iyi bir tıp eğitimi aldı. Osmancık Medresesi’ne müderris (ders veren) oldu. Bilâhare tasavvufa yönelerek, Şeyh Zeyneddin Hafi’ye bağlanmak için Haleb’e doğru yola çıktı. Ancak bir gece rüyasında boynuna takılı zincirin Hacı Bayram Veli’nin elinde olduğunu görünce Ankara’ya döndü ve Hacı Bayram’a intisap etti. Çok yönlü Türk bilim adamı. Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından. İstanbul’un manevi fatihi olarak anılır. Saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı “Ak Şeyh” veya “Akşemseddin” adlarıyla meşhur olmuştur. Medrese öğrenimini zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli’nin yanında tamamlamıştır. İstanbul’un fethinde de önemli katkıları olmuştur. Fatih’i İstanbul’un fethine devamlı suretle teşvik eden, en kritik zamanlarda bile onu cesaretlendiren Akşemseddin olmuştur. Fethin gerçekleşeceğine ve bunun Fatih’e ve onun güzide ve kahraman ordusuna nasip olacağını ısrarla ifade etti. Hatta fethin vaktini, günü ve saatine kadar bilmişti. Kuşatmaya da bizzat katılmıştır. Savaşın en zor zamanında Akşemseddin’ in Sultan’a, savaşın sevk ve idare hususunda yazdığı mektup; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi E-5584 numarada yer almaktadır. Bu mektubun; deniz mağlubiyetinin doğurduğu ümitsizliği ve tereddüdü izale eden hatta savaşın kaderini değiştirdiği söylenebilir. Akşemseddin bu mektubunda; şiddetli tedbirlerin alınması, öngörülen cezaların verilmesi hususunda merhamet edilmemesi, yenilgiye sebep olanların en küçük müsamaha görmemeleri, şayet böyle bir korku olmazsa, ilerde kale’ye hücum edildiği zaman işin hafife alınma tehlikesinin var olacağı belirtilmektedir. Bunun üzerine Sultan Mehmet, bütün vezir ve komutanlarının katıldığı bir Divan toplayarak durumu müzakere etmiş harbe devam edilmesi kararı alınmıştır. Akşemseddin’ in, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1464 yılında yaptırılmış olan türbesi ise Bolu ilinin Göynük ilçesinde tarihi Süleyman Paşa Camii’nin bahçesine defnedilmiştir. (İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 68-73 ile gelişenbeyin.net/akşemsettin, )

[83] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 484-485 ile D.Nicolle-J. Haldon-S.Turnbull; s. 249 Feridun Dirimtekin; s. 151-163 ve Roger Crowley; s. 247-248, 291-292, 314-315

[84] Yeorgios Francis; s. 79-80

[85] Roger Crowley; s. 319

[86] Roger Crowley; s. 324-326

[87] Yeorgios Francis; s. 80 - 81

[88] Hammer; s. 555

[89] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 54

[90] Yeorgios Francis; s. 82-86

[91] Yeorgios Francis; s. 87-89

[92] Hammer; s. 553-554

[93] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 485-486 ile Feridun Dirimtekin; s. 189-190 ile 196-197 ve Hammer; s. 551

[94] Yeorgios Francis; s. 91

[95] Nikolo Barbaro; Kuşatma Güncesi 1453’ün yazarı. Venedik Cumhuriyeti eşrafından bir ailenin çocuğu olup gemi doktoru’dur. Barbaro, Sultan Mehmet II.’nin 1453’teki adıyla Konstantinopolis’i kuşatma altına aldığı günlerde kentte bulunuyordu. Kent Türklerin eline geçinceye kadar da orada kalmış ve yaşananları kendi bakış açısında gün be gün not etmiştir. (www.idefiks.com/kitap/nicolo-barbaro)

[96] Hammer; s. 551 ile Yeorgios Francis; s. 92-93

[97] Yeorgios Francis; s.94-95

[98] Feridun Dirimtekin; s. 217-218 ile Roger Crowley; s. 363 ve Hammer; s. 556 ile Nicolae Lorga; Fetihten Önce Fetihten Sonra, İstanbul’un Zaptı Hakkında İhmal Edilmiş Bir Kaynak, Birinci Baskı, Fatih / İstanbul, Mayıs 2003, s.80 ile Yeorgios Francis; s. 95-96

[99] Yeorgios Francis; s. 96

[100] Dukas; s. 195

[101] İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 67

[102] Dukas; s. 201

[103] Yeorgios Francis; s. 98

[104] Feridun Dirimtekin; s. 233-234 ile Roger Crowley; s. 375 ve Hammer; s. 559

[105] Dukas; s. 204 ile tr.wikipedia.org/wiki/Eyüp

[106] Ord. Prof.İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 485 – 490 ile İsmail Hami Danişmend; Fetih ve Fatih, Timaş Yayınları, İstanbul 2008, s. 13-21 ve D. Nicolle-J.Haldon-S.Turnbull; s. 260 ile Feridun Dirimtekin; s. 210-216, 219, 230,236 ve Roger Growley; s. 350-351, 366-367 ile Dukas; s. 194,197

[107] Topkapı; İstanbul’un fethi sırasında, büyük topların bu kapının karşısına konmasından dolayı Topkapı ismi ile anılmaya başlamıştır. (tr.yenişehir.wikia.com)

[108] Ayasofya Kilisesi; Bizans İmparatorluğu zamanında 916 yıl kilise olan Ayasofya, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethedilmesi ile camiye çevrilerek, 482 yıl cami olarak kullanılmıştır. Kilise, tarihi seyir içerisinde; Ekanimi, Selase Kilisesi, Büyük Kilise ve Yeni Sion olarak da adlandırılmıştır. Ayasofya Kilisesinin camiye çevrilmesi ile birlikte ezan okunması için ahşap bir minare inşa edildi. 2 Haziran 1453 Cuma günü artık Ayasofya Cami olan eskinin büyük kilisesinin ilk ezan sesi duyurulmaya başlanmıştı. Sultan Mehmet Gazi adına hutbe okundu. Osmanlı tarih yazarlarına göre, Müslüman imanının o latif ezgisi (ezan) kentin üstünde beş kez yükseldi. Ve Fatih, dindarlığın öne çıktığı bir anda kenti için yeni bir ad türetti. İslambol. Bu anlaşıldığı gibi “İslam’ın bol olduğu yer” vurgusunu yapıyordu.1935 yılında ise Atatürk’ün emi ve Bakanlar Kurulu Kararıyla Ayasofya, müze olarak kapılarını ziyaretçilere açmıştır. (Dukas; s.203, Roger Crowley; s. 398-399 ile Ayasofya müzesi.gov.tr. İmamzâde Mehmed Es’ad Efendi; s. 58)

[109] Dukas; s. 202-203

[110] Feridun Dirimtekin; s. 237-238, Dukas; s. 203

[111] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 490 – 491 ve D. Nicolle-J. Haldon-S. Turnbull; s. 265

[112] Nicolae Lorga; Fetihten Önce Fetihten Sonra, İstanbul’un Zaptı Hakkında İhmal Edilmiş Bir Kaynak, Birinci Baskı, Fatih / İstanbul, Mayıs 2003, s. 77 (Nicolae Lorga: 1871-1940; Rumen Tarihçi, 1931-1932 yılları arasında Romanya Başbakanı, tr.wikipedia.org/wiki/Nicolae Lorga)

[113] Dukas; s. 203-204

[114] Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı; s. 492 ile İsmail Hami Danişmend; s. 20

[115] Feridun Dirimtekin; s. 241-243 ile Dukas; s.212

[116] Prof. Dr. Necdet Öztürk; s. 53 (Marmara Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi)

[117] Steven Runciman; s. 205-210